SPONSORLU BAĞLANTILAR

31 Ağustos 2010 Salı

Çocuk Hastalıkları Biliminin Gelişmesi


40 yıl öncesine kadar, çocuk hekiminin (çocuk hastalıkları uzmanı) etkinliği sıfır değilse bile pek azdı. 1934 yıllarında bir çocuk hastanesini gezen kişilerin karşılaştıkları tabloyu gözlerimizin önünde canlandırmaya çalışalım.

Kuşpalazı koğuşu olarak kullanılan küçük binadan, kuşpalazına tutulmuş küçüklerin attığı boğuk çığlıklar yükseliyor, bazıları gırtlaklarına yerleştirilmiş bir boru, bazıları boyunlarından geçirilip soluk borularına uzatılmış bir boru (son kurtuluş umudu) yardımıyla soluk alıyor, kötücül difteriye özgü balmumu rengi yüzleriyle ölümü bekliyor.

Süt bebekleri bölümünde, bir deri bir kemik kalmış, kuşkulu bakışlı, gözleri yuvalarına gömülmüş çocuklar, önü alınmakta hiç de başarılı olunmamış su yitimi nedeniyle ölümü beklemekteler.
cocuk Hastalıkları


O dönemlerde beyin zarları iltihabı (menenjit), annelerin büyük korkusuydu. Verem kökenli, pnömokok kökenli beyin zarları iltihaplarından kurtuluş yoktu. Yalnızca menengokok kökenli beyin-omurilik iltihabı, hastaların çoğunda tedavi edilebiliyor, ama genellikle çeşitli izler bırakıyordu.

Solunum sistemi iltihaplarının sık görülen ve çok tehlikeli sonucu (günümüzde çok ender raslanır) olan atipik zatürreler (akciğer loblannın değişik bölümlerinin iltihaplandı, zatürre), ailelerin tepesinde bir Demokles kılıcı gibi sallanmaktaydı. İvegen eklem romatizmasının kalp hastalığına yolaçmasını önlemekte (yolaçtığı zaman da tedavi etmekte) kullanılan yöntemler genellikle yetersiz olduğundan, ölüme engel olunamıyor, olunsa bile kalp kapaklarında kalıcı bozunlar önlenemiyor ve uzun dönemde tehlikeli sonuçlara yolaçıyordu.

Çocuk felcine karşı da savunma olanağı yoktu. Hastalığın solunum yollarını etkileyen türleri öldürücü oluyor, öldürücü olmadıkları zaman da hafif ya da ciddi sakatlıklara yolaçıyordu.

Kuşkusuz o dönemlerde de bazı ilerlemeler gerçekleştirilmişti. İnsülinin bulunması sayesinde küçük hastalarda şeker hastalığının asidoz komasına (keto -asidoz) doğru ilerlemesi engelleniyor, hastalık dengelenerek, hasta normal kişiler arasına katılıyordu. Cerrahi de ilerlemişti. Mide kapısı darlığı 1900′lerden beri ameliyatla düzeltilebilmekteydi. Apandis iltihabı (apandisit), yeterli ve hızlı koşullar altında teşhis ve tedavi edilebilmekteydi. Ortopedide ilerlemeler gerçekleştirilmekteydi.

Ama bütün bunlar, son 30 vede 40 yılın başdöndürücü ilerlemesiyle karşılaştırıldığında son derece önemsiz görünmektedir.

Günümüzde hastanelerde artık kuşpalazı koğuşu yoktur; çünkü aşı sayesinde bu hastalık ortadan kalkmıştır. Çocuk felci de aşı sayesinde, nerdeyse yok denecek kadar azalmıştır. Veremli çocuklara Batı ülkelerinde hemen hiç raslanmamakta, hastalık yalnızca zorunlu BCG aşısının yaygın biçimde uygulanmadığı ülkelerde görülmektedir. Kuşpalazı ve çocuk felcinin ortadan kalkması, veremin büyük ölçüde gerilemesi, uygulanması kolay, az masraflı ve çocuk açısından tehlikesiz olan koruyucu yöntemler sayesinde elde edilmiş tartışılmaz sonuçlar, gerçek zaferlerdir.

Antibiyotiklerin bulunması, enfeksiyon hastalıklarının aşağı yukarı tümünü tedavi etmeyi sağlayan pek çok ilaç çeşidinin piyasaya sunulmasını sağlamıştır. İvegen beyin zarları iltihabı (akut menenjit) ve septisemi tedavisinde başarı şansı, günümüzde çok yüksektir. Yeni doğmuş çocuklarda görülebilen tehlikeli enfeksiyonlar da, erken başlanan ve iyi yürütülen tedavi karşısında altedilebil-mektedir. Ayrıca antibiyotikler, bazı enfeksiyon hastalıklarından korunmayı da sağlamaktadır. Sözgelimi yıllar boyu sakıncasızca sürdürülebilen aylık penisilin iğneleri, çok tehlikeli kalp ihtilaflarına yolaçtığı bilinen ivegen eklem romatizmasının tekrarlamasını önlemektedir.

Kortizon ve türevlerinin bulunması, ivegen eklem romatizmasının kalbe sıçramalarına karşı etkili bir tedavi sağlamıştır.

Başka pek çok durumda da yararlı bir kaç olan kortizonun en büyük başarıyle kullanıldığı alan kuşkusuz budur

Yeniden canlandırma ve uyuşturum alanlarındaki ilerlemeler, çocukların korunmasında daha önemli adımlar atılmasını sağlamıştır. Sözkonusu ilerlemeler, çocuğun yaşamla ilgili işlevlerindeki eksikleri ödünleyerek, beden sıvılarındaki dengesizlikleri düzelterek, soluk almayı ve kalbin çalışmasını sağlayarak, hastanın iyileşmesi için gerekli birkaç saat ya da günlük sürede sağ kalmasına olanak vermektedir. Büyük ölçüde su yitimine uğramış kişiler böylece, geç kalınmama-st koşuluyla, durumlarını birkaç saat içinde değiştirebilecek bir tedaviden yararlanabilmektedirler. Çocuklarda büyük ölçüde su yitimi durumlarında, bedenin gereksinimlerine günden güne daha uygun sıvıların damardan verilmesiyle (günden güne gelişen yöntemlerle), kurtuluş şansı aşağı yukarı yüzde 100′e yükseltilmiştir.

Yeniden canlandırma yöntemlerindeki bu gelişmeler, çocuk cerrahisinde de daha yürekli atılımlara olanak vermiştir. Buna, yeni doğmuş çocuk cerrahisinden bir örnek verelim: Yeni doğmuş çocuğun yemek borusunda oluşum bozukluğu vardır; yemek borusu birbiriyle ilişkili olmayan iki boğumdan (alt ve üst) oluşmaktadır. Bu durumda çocuk eskiden mutlaka ölürdü. Oysa günümüzde, yaşamın ilk saatlerinde yapılan bir girişimle iki boğum arasında ilişki kurulması, normal besin almayı sağlayacaktır.

Sinir cerrahisinden de bir örnek verilebilir: Çocuk hidrosefaldır; yani, normalde karmaşık bir kanallar sistemi içinde dolaşıp hücrelerce emilmesi gereken sıvı, beyin içindeki iki karıncıkta gerginlik yapmakta, dolaşım yokluğu nedeniyle baş büyümekte (sıvı biriktikçe), karıncıkların gerginliği beyin maddesini ezecek boyutlara varmaktadır. Bu durumda, deri altından geçirilerek karıncıklardan birine ulaştırılan plastik maddeden bir boru sistemiyle, fazla sıvı karıncıktan karın zarına aktarılır ve kafatasındaki hacim artışı önlenir; hastanın biraz da şansı varsa, zihinsel gelişmesi normal olacaktır.

Kalp cerrahisinin uygulanma alanı da günden güne gelişmekte, bazı durumlarda tam ve kesin, bazılarında ise büyük ölçüde iyileşme sağlamaktadır. Kalp cerrahisi giderek daha küçük çocuklara uygulanabilmektedir (son yıllarda süt bebeklerine bile uygulanmaktadır).

Bu arada, tekniklerdeki ilerlemenin çocuk hekimliğine katkılarından da sözetmek gerekir.

Süt bebeklerinin ve çocukların sidiklerinin çoğunlukla irinli olduğu uzun süredir bilinmekteydi. Ayrıca, sözkonusu enfeksiyonların inatçı ve tekrarlayım oldukları da biliniyordu. İğneyle damar icıne iyotlu bir madde verilerek sidik yollarının filmini çekme olanağı bulunmasından bu yana, çocuklarda boşaltım sistemi oluşum bozukluklarına ne ölçüde raslanabileceği öğrenilmiştir. Bunun uygulamadaki sonucu çok önemlidir; çünkü bazı hastalarda cerrahi girişimle oluşum bozukluğunu ortadan kaldırmak, böylece uzun dönemde böbreklerin bozulması ve kan üre düzeyi yüksekliğiyle sonuçlanabilecek sürekli iltihaplanmaların önünü almak başarılmaktadır.

Beyin elektrosu, küçük çocuklardaki çırpınmaların daha iyi incelenebilmesine ve tedavisine olanak vermiştir.

Yakın tarihte, biyokimya alanındaki gelişmeler, «metabolizma kusurları» diye adlandırılan durumların daha iyi anlaşılmasına olanak vermektedir. İnsan organizmasının son derece karmaşık bir dizi kimyasal tepkime sayesinde yaşamını sürdürebildiği bilinmektedir. Sözkonusu tepkimeler birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Bunların işlerliğini sağlayan da, bünyenin çok küçük dozlarda salgıladığı enzim adı verilen maddelerdir.

Bu enzimlerden biri bulunmadığındın, bir dizi zincirleme tepkime de durmakta, gerekli bazı kimyasal değişiklikler olamamaktadır. Bu durumda bazı maddeler, yıkıma uğramadan, olduğu gibi organizmada birikerek zehirlenmelere yolaçar, önemli bozukluklar oluşturur. Hastaların çoğunda, bu bilgilerden pratik bir yarar sağlama olanağı yoktur; ama bazılarında, beslenme önlemleriyle başarılı sonuçlar alınabilmektedir.
Bir örnek verelim: Kan galaktoz düzeyi yüksekliği, organizmada galaktoz birikmesine bağlı bir hastalıktır. Galaktoz karaciğerde birikirse siroza, gözün billur cisminde birikirse katarakta (göze perde inmesi), beyinde birikirse ciddi aptallığa yolaçar. Galaktoz, laktozun (laktoz sütün normal bileşenlerinden biridir) değişim süreci içindeki ara şekerlerden biridir ve sürecin sonunda organizma tarafından özümlenebilir glikoza dönüşmesi gerekir. Enzimlerden birinin yokluğu, tepkimenin galaktoz aşamasında durmasına yolaçar. Yokluğu çekilen enzimin yerine bir başkasının konması olanağı yoksa, tedavi, alınan besinlerden laktozun çıkarılmasını, bir başka deyişle sütlü maddeler yenmemesini gerektirecektir. Teşhis ve tedavi erken olursa, çocuğun normal gelişmesi ve ilerde normal bir ömür sürmesi sağlanabilir.

Kötücül hastalıklar konusundaki sonuçlar bu kadar parlak değildir. Kan kanseri, tehlikeliliğini henüz korumaktadır; ama ilaçlarla, sağ kalma süresi büyük ölçüde uzatılabilmektedir; hastalık tekrarlamadan 8 yıl geçirebilen çocuklara kurtulmuş gözüyle bakılabilir.

Kötücül urların tehlikelilik derecesi her birinde değişiktir. Cerrahiden, iyonlaştırıcı ışınlardan ve ilaçlardan birlikte yararlanmak koşuluyla biraz başarı beklenebilir. Süt bebeklerindeki birçok kötücül böbrek urunun kesinlikle iyileşebileceği bilinmektedir.

Çocuk hekimlerinin karşılaştıkları en güç ve acımasız sorun, süreğen beyin hastalığıdır. Eskiden, çocukların çok dayanıksız oldukları enfeksiyon hastalıklarına karşı silahsızdık. Günümüzdeyse, bu çocukları yaşatmak olanağı vardır. Beyin gelişmeleri pek sağlam olmayan erken doğmuş çocuklar da yaşatılabilmektedir. Ama ilaçlar, zihin yeteneklerini iyileştirmeye yetmemekte, zeka geriliğinin ciddi olduğu durumlarda eğitim girişimleri de etkisiz olmakta, hekimin ana-ba-baya yapabileceği tek hizmet, dünyaya beyin hastalıklı bir çocuk getirmenin tehlikelerini açıklamak olmaktadır. Genetik bilgilerimizin gelişmesi, sorunu günden güne daha açık ve seçik biçimde görmemizi ve beyin hastalıklı çocuk dünyaya getirme olasılığı yüksek anne-babaları tek tek ele alarak gerekli öğütleri verebilmemizi sağlayacaktır. Sorunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için birkaç örnek vermeye çalışalım,:

— oksijen yetersizliği nedeniyle beyin az ya da çok yıkıma uğramış olabilir. Yeterli oksijen alamamanın nedenleri arasında etenin yerleşmesindeki bir anormallik, annenin dölyatağındaki bir anormallik, doğum sırasındaki güçlükler ya da yeni doğmuş çocuğun ciddi bir enfeksiyona yakalanması sayılabilir;

— virüs kökenli bir enfeksiyon, gebelik döneminde beynin gelişmesini etkileyebilir; buna, gebeliğin ilk aylarında annenin kızamıkçığa yakalanması sonucu dölütte oluşan bozukluklar örnek gösterilebilir. Ayrıca, gebe olduğu bilinmeyen bir kadına embriyo ya da dölüt için tehlikeli olabilecek ilaçlar verilmesi, tedavi dozunda X ışınları kullanılması, embriyonun ya da dölütün gelişmesini etkileyebilen olaylardır;

— bireyin fiziksel kişiliğinin anne ve babasından gelen genlerin birleşmesiyle oluştuğu bilinmektedir. Genler çifttir (biri anneden, öteki babadan); iki anormal genin birleşmesi, doğuştan anormallik etmenlerinden biridir (buna çekinik otozom hastalığı adı verilir). Yalnızca anne tarafından aktarılan bazı hastalıklarsa, yalnızca erkek çocuklarda görülmektedir (cinse bağlı kalıtım);

— bazı anormallikler de çocuğun hücrelerinde fazladan bir kromozom bulunmasından ileri gelir. Mongolizm diye adlandırılan,, biçim bozukluğunun nedeni.

yaklaşık yirmi yıldan beri bilinmekte olduğu gibi, aynı bireyde iki yerine üç. tane kromozom 21 bulunmasıdır.

Sonuçlarsak, doğuştan anormalliklerin nedenleri şöyle sıralanabilir: Dölütün yeterince oksijen alamaması; gebelik sır asında mikrop ya da zehir etkisinde kalması; genlerde anormallik; kromozomlarda anormallik. Klinik ya da biyolojik bir incelemeyle teşhis olanağı bulunursa aıheye bu konuda bazı kesin açıklamalar yapılabilir. Sözgelimi bir çocukta, gebelik sırasında annenin geçirdiği kızamıkçık hastalığına bağlı doğuştan bozukluklar oluşmuşsa, ondan sonra doğacak bütün çocuklar normal olacaktır.

Bir çocukta çekinik bir otozom hastalığı (kalıtımsal) varsa, sonraki çocuklarda hastalığın tekrarlama olasılığı 1/4′tür.

Cinse bağlı kalıtımsal hastalık durumunda, kız çocukların tümü normal olacak, ama aralarından bazıları hastalığı kendi çocuklarına aktarabilecek, her 2 erkek çocuktan biriyse hasta doğacaktır.

Oksijensizlikten ileri gelen bozuklukların tekrarlama olasılığı azdır. Ama, gene de, tekrarlamayı önleyebilmek için nedenlerin araştırılması gerekir.

Mongolizmin sonraki çocuklarda da görülmesi enderdir; ama geçerli bir öğütte bulunmak için, çok kesin araştırmalar yapılmalıdır.

Yeni Doğmuş Bebeğin Gelişmesi


YENİ DOĞMUŞ ÇOCUĞUN GELİŞMESİ

Doğumla birlikte çocuk, sıvı, karanlık ve sessiz bir ortamdan çıkarak ışıklı ve gürültülü bir ortama girer.

Bu anda 2 yeni ve temel olay gerçekleşir: Soluk alma başlar (bebeğin ilk çığlığı ilk kez soluk verişinin belirtisidir. O ana kadar akciğerlerde hava yoktur, hava kesecikleri de büzüşüktür. Çeşitli karmaşık olaylar sonucu, soluk alma mekanizması harekete geçerek akciğerin bütün yapısını bir anda değiştirir); kan dolaşımı kesin biçimini alır. (Dölüt annenin dölyatağmdayken kalbin sağ ve sol kulakçıkları arasında ilişkiyi sağlayan Botal deliği ve akciğer atardamarı ile aort arasında ilişkiyi sağlayan atardamar kanalı, sağ ve sol kalp kanını büyük ölçüde karıştırır. Doğumdan sonra, şiddetli basınç değişmeleri bu açıklıkların kapanmasına yardımcı olacaktır.)

Bunlara paralel olarak bütün öteki organlar da çalışmaya başlar. Böbrek sidik yapmaya koyulur. Bununla birlikte, yeni doğmuş çocuğun yaşamının ilk 24-36 saatinde sidik çıkarmaması anormal sayılmaz. Sindirim kanalının çalışmaya başlaması daha da gecikmelidir: Önce, 60-200 gr arasında değişen ağırlıkta mekonyum (bebeğin ilk kakası) atılır. Mekonyum oldukça kıvamlı, yapışkan, koyu yeşil ya da siyahımsı renkli ve mikropsuz bir maddedir. Normal olarak doğumu izleyen 10-12 saat sonunda bedenden atılır; 48 saati aşan bir gecikme anormal sayılmalıdır. Bu arada karaciğer de temizleme işlemlerine başlar.
yeni-doğmuş-bebek


PRATİK ÖĞELER

Genel olarak, çocuk bakımıyla ilgili bilimsel bilgilerden çok geleneklere dayanan her türlü girişimden kaçınmak gerekir. Sözgelimi, çok sıkı göründüğü düşüncesiyle ve ilerds konuşma ya da beslenme güçlükleri yaratacağı kaygısıyla dilin altındaki zar kıvrımını (dil bağı ya da gemciği) kesmeye kalkışmak saçmadır. Önemsiz gibi görünen bu girişim, dil atardamarlarının kesilmesi sonucu ciddi kanamalara yolaçabilir.

Aynı biçimde, yara iyileşinceye ve göbek halkası gerektiğince kapamneaya kadar, göbek çevresini bandajlamakla yetinmek gerekir. Süt çocuğunu besin, hattâ soluk almasını zorlaştıracak biçimde sıkı sıkı bağlamak yerine, alerji yapmayacak plasterle tutturulmuş kuru bir pansuman yeğ tutulmalıdır.

HAREKET YETENEĞİ

Yeni doğmuş çocuk günün 24 saatinin 20’sini uyuyarak geçirir. Uykusu hafif ve sakindir; acıktığında ya da öteki gereksinimleri için uyanır. Uyandığında güçlü ve iniş çıkışlı bir çığlık atar. Uyanma güçlüğü ya da tekdüze, yakınmak, inler gibi çığlıklar, anormal ve kaygı verici belirtilerdir

Uyandığı zaman kol ve bacaklarını sürekli oynatır. Sırtüstü durumda dinlenirken (zamanında doğmuş bebeklerde) kol ve bacaklar büküktür. Bir kas grubunda sınırlı kalan hafif titremeler, özellikle uyku sırasında görülüyorsa (sarsılma hareketleri ya da bunların çırpmmamsı eşdeğerlileri), anormal belirtilerdir.

DERİ

Doğumda deri hafifçe yapışkan ve beyazımsı bir yağ tabakasıyla örtülüdür. Bu tabaka doğumdan sonraki ilk banyoda yiter. Doğumda deri, omuzda, alında ve sırtta incecik ve kısa ayva tüyle-riyle (lanugo) kaplıdır. Bunlar da 3. haftaya doğru yiter. Deri rengi normal olarak çok kırmızıdır, bebek çığlık atarken daha da koyulaşır, bazen morumsu mavi olur, 4. ya da 5. günlerde başlayan pul pul dökülme (deriden kolayca ayrılan ince deri parçaları) haftalarca sürer ve giderek derinin rengi açılar.

Yeni doğmuş çocukların üst gözkapaklarmda ve enselerinde görülen küçük kırmızı leke, bir damar olayıdır (damar benleri ve derialtı damar uru). Kalıcı değildir; 5., 6. aya doğru yiter.

Moğol lekesi, arap ve sarı ırktan bebeklerde normaldir. Bazen beyaz ırktan bebeklerde de görülür. O zaman çok eskiye dayanan bir» melezlik belirtisidir. Kuyruk sokumu bölgesinde kılsız, grimsi renkli ve arduvaz görünüşlü bir deri alanıdır. Bazen bu bölgede sınırlı kalmaz, böbrekler düzeyine, göğsün altına ve uyluklara kadar yayılır.

Bazen, yeni doğmuş bebeklerde sarılık (derinin ve mukozaların san bir renk alması) da görülebilir; ama genellikle şiddetli değildir; dölütün alyuvarlarının normal yıkımının göstergesidir.

DIŞ ÜREME ORGANLARI

Erkek çocukta anormal görünebilecek derecede büyük olabilir. Özellikle çocuğun ters geldiği doğumlarda erbezleri çevresindeki mukozalar büyük ölçüde kalınlaşmıştır. Çoğunlukla küçük çaplı bir su toplanması (hidrosel) görülür. Bu durum birkaç hafta içinde (bazen daha uzun bir süre sonunda) ortadan kalkacaktır. Düzelme bakışımlı olduğunan erbezlerinden birinin ötekinde çok daha büyük olduğu duygusu uyandırarak kaygı yaratabilir. Bu kaygı gereksizdir.

Kız çocuklarda da üreme organlarında şişkinlik görülebilir; bazen, dölyatağından âdet kanaması biçiminde kan gelebilir. Korkulacak bir olay değildir: Annenin hormonlarının bebek bedenindeki etkisi sonucu yeni doğmuş kızlardaki üreme organları nöbeti.

Gene anneden geçen hormonların etkisiyle, gerek kız, gerekse erkek bebeklerde, memelerin aşırı

büyük olmasına, hattâ, daha az raslanmakla birlikte, bir miktar süt salgılanmasına neden olabilir. Birkaç gün ya da hafta içinde kendiliğinden gerileyerek yokolur: Hiç bir özel önlem gerektirmez.

BINGILDAKLAR

Yeni doğmuş çocuğun ve süt çocuğunun kafatasındaki yassı kemikler birbirine bitişik değildir. Aralarında çok daha sonra kemikleşerek kafatası dikişlerini (suturae) oluşturacak bağdokusu şeritleri vardır. Bu şeritsi bölgeler, ön ve arka bıngıldaklar düzeyinde birleşir. Ön bılgıldak, önde alm kemiği, arkada çeper kemikleriyle sınırlıdır. Büyüklüğü bir bebekten ötekine değişir; yaklaşık olarak 8. vede 18. aylar arasında kapanır. Kafatası içi toplardamar sinüsünün atışlarını yansıttığından, nabız gibi vurumludur.

Arka bıngıldak, önde çeper kemikleri, arkada artkafa kemiğiyle sınırlanır; yaşamın yalnızca ilk 15 gününde açıktır.

NORMAL REFLEKSLER

Süt bebeğinde pek çok refleks tanımlanmıştır. Normal olarak çocuğun sinirsel olgunlaşmasıyla birlikte yiterler. Çocuktan çocuğa değişen, ama genellikle 3. ay dolaylarındaki bir süreden sonra hâlâ varolmaları büyüme ve gelişmede bir gecikme belirtisidir. Bununla birlikte, bir bütün olarak ve süt çocuğunun genel zihinsel gelişmesiyle birlikte ele alınması ve değerlendirilmesi gerekir.

Arama refleksi bebeğin ağız çevresine bir şeyle ya da parmakla dokunularak uyandırılır. Uyarı, süt çocuğunun yüz kaslarının, uyarının yapıldığı tarafa doğru dudağın biçimini bozacak biçimde kasılmasına yolaçar.

Kendiliğinden emme hareketleri, doğumdan hemen sonra görülmeye başlanır.

Otomatik yürüme tuhaf bir olaydır: Kol altlarından tutularak sert bir düzleme temas ettirilen yeni doğmuş bebek, doğrulur ve yürümeye başlar Bu refleks, daha sonra, istemli olarak yeniden be lirinceye kadar yiter.

Moro refleksi (bebek kollarını önce açar,; sonra sertçe kapatır), şiddetli bir sesli uyarı üstüne ya da bebeğin ensesi apansızın hareket ettirilirse görülür.
Yakalama refleksi, avuç içi uyarıldığında el parmaklarının bükülmesidir.

YENİ DOĞMUŞ ÇOCUKLA İLGİLİ BAZI DEĞERLER

Yeni doğmuş çocukta birçok değişmez değer gözlenebilir:

— doğumda erkek çocuk 3,5 kg kadar gelir, kız çocuk biraz daha hafiftir; çocuğun kilosu 5 ayda iki, 1 yılda üç katma çıkar;

— doğumda boy 50 sm dolaylarındadır; ilk yıl içinde hızla, sonra daha yavaş artar;

— doğumda kafatası çevresi 35 sm’dir;

— makattan alman beden ısısı 36,4°C’tır; ama yeni doğmuş bebeğin bedeni, kendi ısısını pek kolay ayarlayamaz; sıcaktan da soğuktan da etkilenir (bebek kaloriferin yakınma konduğunda beden ısısı 38°C’a çıkabilir);

— kalp atışları dakikada 100′ün üstündedir; bazen, bağırırken ya da beslenirken 150′ye çıkar; gene normal olarak dakikada 40 vede 50 kez soluk alır, bağırdığı zamanlar bu sayı 80′e yükselir.

Bebeklerin Beslenme Kuralları


BESLENME

Beslenme rejimi sorunu eskisi kadar karmaşık değildir. Normal bir çocuğun beslenme rejimini düzenleyen birkaç ana ilke vardır:

— kadın sütünün, inek sütüne geleneksel üstünlüğü;

— sütten erken kesmenin ve çeşitli besinler vermeye erken başlamanın gerekliliği;

— akılcı ve düzenli biçimde vitamin vermenin önemi.

BESLENME ÖĞELERİ

Çeşitli sütler

Anne sütü

İnek sütünün niteliğini yükseltme alanındaki bütün çabalara karşın, bebeğin meme emmesi her zaman daha iyidir. Gerek içindeki maddelerin oranı, gerekse proteinlerinin yapısının çocuğun sindirimine daha uygun olması nedeniyle, her durumdaki çocuk anne sütü alabilir. .Öte yandan, anne sütü ciddi sindirim bozukluklarına karşı da gerçek bir sigortadır. Bu nedenlerle, annenin emzirmeye gerçekten karşı olduğu durumlarda (aşırı bir baskıya dönüşmemek koşuluyla), çocuğunu emzirme konusunda teşviki gerekir. Anne kararsızsa, hiç olmazsa ilk 2 ayda (gerekiyorsa,başka bir süt ya da mamayla birlikte) memeyle beslenmenin çocuk için çok yararlı olacağına inandırılmaya çalışılmalıdır.

bebeklerin beslenmesi

Mutlaka uyulması gereken kurallar şunlardır:

— yeni doğmuş bebek için 3 saat ara. ile günde 6 emzirme yeterlidir (2. ve 3. aylarda 5 emzirme);

— emzirme süresini 10 dakikadan uzun tutmak gereksiz, hattâ zararlıdır. Zorunlu olmamakla birlikte, her kez iki memeyi de vermek, özellikle başlangıçta süt az geliyorsa, memeleri çalıştırarak sütü artırmak bakımından yeğ tutulmalıdır;

— bebeği her- gün tartmak ve kilosunu düzenli biçimde izlemek gerekir;

— her emzirmeden sonra, meme başı, .kaynamış suya batırılmış ve biraz alkol eklenmiş bir pamukla temizlenmeli ve bir sonraki emzirmeye kadar, mikroptan arındırılmış bir gazlı bezle korunmalıdır;

— anne kuşkonmaz, pırasa, lahana, şalgam yemekten (bu sebzeler sütün tadını değiştirir), alkol, kahve, çay, ilaç kullanmaktan (bu zehirli maddeler süte geçer) kaçınmalı, protein bakımından zengin (et, sütlü besinler, vitaminler) dengeli besin almalı, ama çok yememelidir. Ayrıca yorgunluk ve heyecandan kaçınmalıdır;

— 3. vede 6. aya doğru sütü azar azar kesmeli, emzirmenin yerine yavaş yavaş çeşitli lapalar koymalı, bu işi hiç bir zaman 12. aydan sonraya bırakmamalıdır.

Annede ciddi bir hastalık varsa emzirmeden vazgeçmek gerekir. Enfeksiyon hastalıklarında, kalp hastalıklarında, meme hastalıklarında (meme iltihabı, apsesi; urlar) ve bütün ciddi hastalıklarda anne, meme vermekten kaçınmalıdır. Emzirme, sağlıklı kadınlara özgü bir ayrıcalıktır.

İnek sütü ve hasır mamalar

Eskiden kolayca sağlık bozukluklarına ve barsak enfeksiyonlarına neden olurlardı. Günümüzde süt üretiminin sanayileşmesi bu durumu değiştirmiştir.

Annenin bebeğini emziremediği durumlarda inek sütü, hazır mamalar kullanılır.

İnek sütü

Olanak varsa, kapaklarında şişelenme tarihi belirtilen pastörize sütler kullanılmalı, kullanırken bazı yalın kurallara uyulmalıdır: Kaynatılmalı, şişe açıldıktan sonra uzun süre bekletilmemeli, buzdolabında saklanmalıdır. Anne sütüne oranla protein oranı daha yüksek, karbonhidrat oranı daha düşüktür. Lipit (yağ) oranı aynıdır. Bununla birlikte yağ ve protein bileşenlerinin fiziksel özellikleri, kadın sütününkilerden farklıdır: Midede sindirim sırasında inek sütünün yağ ve proteinleri irice topaklar oluşturduklarından, sindirim salgılarıyla temas yüzeyleri azdır; bu nedenle etkinlikleri azalır. Ayrıca şeker eklenmesi ve sulandırılması gerekir. Pastörize süt bulma olanağı yoksa, kaynatılmış inek sütü kullanılabilir.

Hazır mamalar

Yakm denebilecek bir tarihte piyasaya sürülmüşlerdir. Özellikleri açısından anne sütüne yaklaşırlar: Kazein oranı aynıdır, aynı miktarda yağlı madde kapsar; içindeki şekerler nitelik ve nicelik yönünden anne sütündekiler gibidir; pH oranı (asitliği) aynıdır, vitamin oranları da anne sütü gibidir. Mideden geçiş süresi de anne sütününkine eşit olduğundan, kolay sindirilir; çocuğun günde 4 vede 5 kez kaka yapmasını sağlar. Tek sakıncası pahalı olmasıdır.

Öteki besinler

Un

Besleyici ve sindirimi kolay olması için, kepek oranı yüksek olmalıdır. Çeşitli tahıllardan (buğday, mısır, arpa, çavdar, yulaf) unların ya karıştırılarak ya da sırayla verilmesi gerekir. Çok erken verilirse ( 3. aydan önce) sağlıksız şişmanlık yapabilir.

Sebze, et, meyve ve tatlılar

Değişik tadlı ve değişik kıvamlı bir besinle karşılaşan çocuk şaşırır; bu nedenle, azar azar ve alıştırarak verilmelidirler. Süt bebeklerine kuru sebzeler (kuru fasulye, bezelye, nohut, v.b.) vermekten kaçınmak gerekir; süt bebekleri, geleneksel besinleri olan yeşil sebzeleri (ıspanak), patates ve havuç püresini çok severler. Taze kıyma, hafifçe kavrulmuş olarak verilebilir. Süt bebeklerine küçük parçalar halinde kesilmiş beyaz etli balıklar (dil-balığı, mezgit), tavuğun beyaz etleri, rafadan yumurta da verilmelidir.

Elma, ayva kompostoları, muz püresi, genellikle bebeklerin sevdikleri besinlerdir. Bundan yararlanarak, bebeği kaşıkla yedirmeye alıştırmak denenebilir.

Vitaminler

Vitaminli oldukları belirtilmiş bile olsa, süt ve hazır mamaların çoğunun vitamin kapsamları yetersizdir. Bebeğin mutlaka alması gereken vitaminler şunlardır:

— C vitamini: İlk günden başlanarak 2-3 kahve kaşığı limon ya da portakal suyu biçiminde;

— D vitamini: Bebek en az 18 aylık oluncaya kadar, konsantre eriyik halinde, azar azar ve ölçülü miktarlarda (ilk günden başlanarak ya da az sonra, günde 4 damla) verilmelidir; öteki vitaminlerin yararı tartışılabileceğinden, yalnızca D vitamini içeren eriyikler tercih edilmelidir (gerek D vitamininin, gerekse ötekilerin fazla verilmesinin bazı sakıncaları vardır).

Çocuklarda Organik Bozukluklar


Bebeğin kabızlığı anneleri çoğunlukla ürkütür, oysa hemen hiç bir zaman tehlikeli değildir. Ama süt bebeği avaz avaz bağırarak küçücük parçalar halinde, bazen de hafifçe kanlı kaka çıkarırsa, gliserinli fitiller, az miktarda lavmanlar yararlı olabilir.

Özellikle çocuk anne sütüyle besleniyorsa, mayalanma olayları karın ağrılarına (gazlanma) yol açabilir. Anne, çocuğu dikkatle gözleyerek bunun farkına varabilir: Bebek kaygılı görünür; yüzü kızarır; meme emdikten sonra ve kakadan önce bedenini oynatıp durur, karın gergindir; bacaklarını karnına doğru büker; kakası yumuşak ve asittir; Çocuğun yorulup uyumasıyla, bazen de gaz çıkarması ya da kaka yapmasıyla nöbet sona erer. Nöbetler sırasında çocuğu dik tutmak, karnına sıcak uygulamak gibi önlemlerle, gaz çıkarmasına yardım edilir. Her meme emmeden önce verilecek kalsiyum karbonatlı sıvı bir ilaç ya da az miktarda yatıştırıcı damlalar, çocuğu rahatlatmaya yeter. İyi pişmemiş ya da maltsız unların erken ve zamansız verilmesi de gaz sancıları nedeni olabilir.
cocuklarda Organik Bozukluklar


Hava yutma sonucu midede hava birikmesi, süt bebeğinin biberonunu çok miktarda hava yutacak biçimde emmesinden ileri gelir. Yalnızca emdikten sonra ve yetersiz gaz çıkarma (geğirme) ya da hiç gaz çıkarmama durumunda karın ağrısı yapar.
Biberon içeriğini koyulaştırmak, yemeklerden sonra çocuğu 15 dakika yüzükoyun ya da sırayla her iki yanma yatırmak, bu durumu düzeltir.

Dişleirn çıkışı çoğunlukla ağrısızdır; bazen akşamüstleri hafif bir sinirliliğe bile yol açabilir. Dişeti şişer ve kızarır; ama dişin çıkması ya da küçük dozlarda aspirin, çocuğu rahatlatır.

İshal


Süt çocuğunun çok hızlı ve sıvı kaka çıkarmasına ivegen ishal adı verilir. Nedeni, besinlerin bağırsaktan geçişinin hızlanmasıdır. Geçiş süresi, normal olarak, ince barsak için 6 saat, kalın barsak için 20 saattir. İvegen ishalde, geçiş süresinin kısalmasıyla birlikte, bağırsak mukozası salgısında da artma görülür. Bu yüzden, ivegen ishale yakalanmış süt bebeği, günlük besininin 2-3 katı kaka çıkarabilir.

Normal bir bebek, doğduğu ilk hafta içinde günde 4 kez kaka yapar; daha sonraları, anne sütüyle besleniyorsa, emzirme sırasında ya da sonrasında günde 3 vede 4 kez sarı renkte ve yumuşak kaka çıkarır. İnek sütüyle beslenen bebeklerde kaka daha azdır; kabızlık da görülebilir (günde yalnızca 2-3 kez kaka çıkarma). Kakalar sert ve çıkış ağrılı olabilir, ama genellikle kaygılanmaya gerek yoktur.

cocuklarda İshal

NEDENLER

İvegen ishal nedenlerinin başlıcası, enfeksiyon kökenli mide barsak iltihaplarıdır. Kakadaki mikropların besi yerinde üretilmesi, genellikle sorumlu mikrobu ortaya çıkarır (süt bebeklerinin toplu halde bulundukları yerlerde baş gösteren salgınların gözetiminde de büyük yarar sağlar) ve tedavide kullanılacak antibiyotiğin seçimine de ışık tutabilir.

Kültürde salmonella, şigella ve bazı kolibasili türleri görülürse, enfeksiyona bunların neden olduğu kuşku götürmez. Stafilokok çıkarsa (bağırsağın mikrop örtüsünde denge öğesi olarak bulunması normaldir), tek sorumlunun o olmadığı ve proteus, piyosiyonoz basili gibi başka etkenlerin de bulunduğu anlaşılır. Ama hasta bebeklerin yarısında, kakadaki mikroplan besiyerinde üretme çabası sonuç vermez. Bu yüzden, bedenin başka bölgelerinde de virüs belirtileri (burun-boğaz iltihabı, lenf düğümleri büyümeleri, döküntüler) varsa, ishalin virüs kökenli olduğu düşünülebilir. Bebeklerin kakalarında mantarların üremesi, genellikle birincil bir hastalık değil, iyi bir sindirim için gerekli barsak mikrop örtüsünün, uzun süreli ve aşırı antibiyotik tedavisi sonucu zayıfladığının ya da yıkıldığının belirtisidir. Bağırsak enfeksiyonu dışında öteki sistem hastalıkları da, günümüzde eskiden olduğundan daha az raslanmakla birlikte, hâlâ görülebilmektedir. Burun-boğaz, kulak, sidik sistemi iltihaplarıyla birlikte, çoğunlukla ishal de görülür. Asıl nedeni oluşturan hastalığın tedavisiyle, sindirim bozuklukları da iyileştirilebilir. Sözgelimi, irinli bir kulak iltihabının boşaltılmasıyla, ishalde de hızlı bir iyileşme görülür. İvegen ishallerin kökeninde beslenme yanlışları, bünyesel bir enzim eksikliği gibi nedenlere de çok sık raslanır.

TEŞHİS

Klinik Belirtiler: İshal, gözden kaçırılmaması gereken bir tehlike işaretidir. Ciddi sonuçların önünü almanın en iyi yolu da hızlı tedavidir. Çoğunlukla enfeksiyon kökenli olan ivegen ishalden önce, bazen sinirlilik, iştahsızlık, hafif bir ateş, bulantı, kusma gibi ön belirtiler görülebilir. Başlangıç bazen apansızdır. Çocuk birkaç dakika içinde büyük ölçüde su yitirebilir.

Klinik Muayeneler: Muayenede karnın hafifçe şiştiği, kakanın asitliği sonucu kabaetlerin tahriş olduğu görülür. Ka-kak çıkarma sayısı günde 8-10′u bulabilir (hattâ daha fazla). Kaka sıvılaşmıştır, apansızın fışkırır; sulu, sümüksü olabilir; kanla karışık mukoza tabakası kalıntıları içerebilir. Anneleri çok korkutan yeşil renk, barsaktan geçişin çabukluğu nedeniyle safra salgısının kakanın rengini değiştirecek vakit bulamamış olmasından ileri gelir. Ciddi ishallerde, kakanın yeşil renkli olduğu doğru olmakla birlikte, normal kakanın da havayla temasta yeşilimsi renk aldığı unutulmamalıdır.

EVRİM

Apansız biçimde çocuğun geleceğini tehlikeye düşürebileceğinden, her ishal ciddi sayılır. Bu yüzden, ciddi bir bilanço yapılmalı ve kaka sayısı belirlenmelidir. Çocuk günde yalnızca 5-6 kez kaka yapıyorsa, bunun zararsız bir ishal olduğu söylenebilir. Kusmalarla birlikte olması, gerek beslenmeyi, gerekse tedaviyi zorlaştırarak durumu cid-dileştirir.

Tek gözetim öğesi, bebeğin kilo durumunun gidişidir, İshal durumunda çocuğun günde 2 kez tartılması gerekir. Kilo yitimi yüzde 5′in üstündeyse, özellikle ishalle birlikte kusma da görülen durumlarda, ishal ciddi demektir. Yüzde 10′u aşan kilo yitimi (sözgelimi 5 kg ağırlığındaki bir bebekte 500 gr’dan fazlası), çocuğun hemen hastaneye kaldırılmasını gerektirir.

TEDAVİ

Ciddi ishallerin tedavisi, su yitimi tedavisiyle birliktedir. Çünkü önemli sorun, su yitiminin önlenmesidir. Süt bebeği ishal olduğunda, yapılacak iş, bir yandan her türlü sütlü ve unlu besini hemen keserken, öte yandan da, çocuğun günlük sıvı gereksinimi kilo başına 150 mililitre (150 mlt/kg) temeline ^göre hesaplanarak, bünyenin yeterli miktarda su almasını sağlamaktır. Bu, çeşitli biçimlerde gerçekleştirilebilir: Pirinç suyu, havuç çorbası ya da kaynatılmış keçiboynuzu suyu. Havuç çorbası çok iyi sonuç vermekle birlikte, fıtıklı çocuklara verilmemesi daha iyi olur. Havuç çorbasının başlıca sakıncası, barsaklardan geçerken fıtığın oluşturduğu daralma bölgesinde beklenmedik bir yavaşlama sonucu ya da barsakların dirsek yaptığı herhangi bir yerde havuç posası birikmesi sonucu tıkanma (çok daha ender raslanır) olasılığıdır. Fıtıklı çocuklar dışında bebeklerdeki ishalin tedavisinde olumlu sonuçlar elde etmeyi sağlayan havuç çorbasının, kakada ishalimsi bir durum görülür görülmez verilmesi ciddi sonuçları önleyebileceğinden, nasıl hazırlanacağının bilinmesinde yarar vardır.

Havuç çorbasının hazırlanışı

Yarım kilo havuç, üstü kazınmış ve doğranmış olarak bir litre maden suyuna (ya da suya) konur, bir tutam tuz eklenerek bir saat süreyle pişirilir. Bir saatin sonunda, buharlaşmış olan su miktarı yeniden eklenir ve sebze değirmeninde ya da çatalla ezilir (mikserde değil). Emziğin deliği büyütülerek, soğuk halde biberona konur (düdüklü tencerede hazırlanıyorsa 500 gr havucun 600 santilitre su içinde 15 dakika pişirilmesi gerekir). Havuç çorbası buzdolabında saklanmalı ve hazırlandığı gün verilmelidir. Bir gün önce hazırlanmış havuç çorbasının verilmesi tehlikeli olabilir. Daha büyük süt çocuklarına, havuç püresi, haşlanmış pirinç, rendelenmiş çiğ elma, dövülmüş muz (iyice olgun olması koşuluyla) ezmesi verilebilir.

Bebek çok su yitirmişse, besin almıyor ve kusuyorsa, yitirilen su ancak damardan serum takılarak ödünlenebilir. Bunun için, bebeğin mutlaka hastaneye kaldırılması gereklidir. İlk havuç püresi biberonu verildikten birkaç saat sonra, hâlâ sıvı kıvamda olan kaka «havuç» rengi alır, daha sonra da koyulaşır; yaklaşık 24 saat sonra (bazen daha geç, bazen daha erken), çocuğun altı değiştirilirken, kabaetlerine kalıp gibi yapışık olarak ya da kabaetler arasında galeta biçimi almış havuç artıkları bulunur. Bu andan başlanarak yavaş yavaş, havuç çorbasına hazır mama ya da süt tozu eklenmeye başlanabilir. İshal tekrarlarsa, geri dönüş yapıp hazır mama (ya da süt tozu) miktarını azaltmak gerekir.

Bazen, birkaç hafta süreyle havuç çorbasının yanısıra, normal miktarda hazır mama içeren biberonlar hazırlamak gerekir. Bu durumda unutulmaması gereken iki nokta vardır:

— hazır mama zaten tuzlu olduğundan, havuç çorbasına ayrıca tuz konmamalıdır; tuz fazlası sakıncalı olabilir;

— bebeğin derisi havuç pigmentlerini (karo-ten) tutarak portakalımsı bir renk alabilir. Bu durumu sarılıkla karıştırmamak gerekir; hiç bir sakıncası da yoktur, ciltteki pigmentler zamanla yokolur.

İlaçla ishal tedavisi, tek başına pek fazla yarar sağlamaz. Barsak mikroplarını etkileyen bazı antibiyotikler yararlıdır. Barsak mukozası tarafından emilmediklerinden alerjiye neden olmaz ve barsakta büyük miktarlara ulaşırlar. İshalli süt bebeğine fitil vermenin yararsızlığı ortadadır.

Kusma


Süt bebeklerinde kusma, fizyolojik olayların sınırında yer aldığından, tek başına bir kusmadan mutlaka kaygılanmaya gerek yoktur.

Kusma Biçimleri: Kusmalarla, yenen şeylerin yeniden ağza gelmesini ve geviş getirme hastalığını birbirine karıştırmamak gerekir.

1. Gerçek kusmalar: Karın ve diyafram çizgili kaslarının kasılmasıyla birlikte, mide düz kaslarına bağlı olan mide çeperi kasılmalarının yön değiştirmesi sonucu ortaya çıkarlar. Bu iki hareketin birlikte olmasıyla, mide ağzı açılmaya zorlanır: Midedekiler bütünüyle ya da kısmen, yemek borusu yoluyla dışarı atılır. Görüldüğü gibi bu, kısa süreli bir sıkıntı da yaratabilen etkin bir olaydır.

2. Besinlerin ağza geri gelmesi: Bir öncekinin tersine edilgin bir olaydır: Mide düz kaslarının kasılması sonucu, zorlanma ve belirli bir sıkıntı olmaksızın, az miktarda süt, açık mide ağzından yemek borusuna kaçarak dışarı atılır. Bazı süt bebeklerinde bu sık sık olur, bazılarında azdır, bazılarmdaysa hiç görülmez. Beslenme sırasında ya da beslenme sonrasında görülen bu olayın ortaya çıkışını, bebeğin konumunu apansızın değiştirmek kolaylaştırır. Bebeğin gelişmesine hiç bir şekilde engel oluşturmadığından, tedavi de gerektirmez; bir aylıktan sonra ortadan kalkar.

kusma

3. Geviş getirme hastalığı: İşkembelilerin sindirimini akla getiren oldukça özel bir rahatsızlıktır. Özel bir ruhsal davranış içindeki bazı süt bebekleri, bazen bakıcılarının yanlışlarından koşullanarak, yediklerinin bir bölümünü istemli olarak yemek borusundan gerisin geri çıkarıp bir süre keyifli keyifli çiğneme hareketleri (geviş getirme) yaptıktan sonra yeniden yutarlar; bu arada besinin bir bölümü ağızdan dışarı sızabilir. Bebekler bunu çoğunlukla parmaklarını ağızlarına iyice sokarak kolaylaştırırlar ve bu işi genellikle yemekten yaklaşık 30 dakika sonra yaparak, 1-2 saat sürdürürler. En çok, yalnız bırakılan ya da hastanedeki çocuklarda görülen bu hastalığa ruhsal tedavi uygulamak gerekir. Sevecenlik dolu bir bakım, bu bozukluğu çoğunlukla düzeltir.

TEŞHİS

Süt bebeğinin kusmaları anneyi oldukça kaygılandırır. Hekimin göreviyse, kusmaları önleyecek mucizevi bir ilaç vermek değil, çocuğun neden kustuğunu öğrenmektir. Çoğunlukla iyicil olan bu küçük rahatsızlık, bazı koşullarda teşhis bakımından büyük değer taşıyabilir. Bu nedenle, annenin hekime gerekli aydınlatıcı bilgiyi sağlayabilmesi gerekir. Hekimin öğrenmek isteyeceği noktalar şunlardır;

— kusmalar doğumla birlikte mi, yoksa ilk haftalarda ya da ilk aylarda mı başlamıştır?

— sık sık mı olmaktadır?

— kusmuk miktarı çok mudur?

— yemeğin hemen ardından mı, yoksa daha sonra mı olmaktadır?

— güç mü, kolay mı olmaktadır?

— bazı besinlerin verilmesiyle ilişkili midir?

— beyaz renkli (yalnızca süt), kırmızı renkli (kan bulaşığı), yoksa yeşil (safra bulaşığı) midir?

Bu bilgilerin yanısıra, hekime çocuğun gelişme durumu (boy, ağırlık), iştah durumu, varsa sindirim bozuklukları (karın ağrıları, kabız, ishal, kakada kan), enfeksiyon belirtilen ya da ateş olup olmadığı da bildirilmelidir. Hekim, bu bilgilere dayanarak klinik muayeneye yön verecek, röntgen muayenesi ya da biyolojik incelemeler gerekip gerekmediğini kararlaştıracaktır.

Kusma Belirtileri: Sonuç olarak iki ayrı durum ortaya çıkabilir : Kusmalar yeni ve beklenmedik bir olaydır, o zamana kadar sağlıklı bir çocukta, çok çeşitli olabilecek başka rahatsızlıklarla birlikte ortaya çıkmıştır; kusmalar tekrarlamakta ve başlı başına bir hastalık belirtisi oluşturmaktadır.

1. Apansız kusmalar: Genellikle 4 nedene bağlı olabilir: Enfeksiyon hastalıkları; beyin hastalıkları, bazı ilaçlar ve organik hastalıklar.

a. Enfeksiyon hastalıkları: Bütün enfeksiyon hastalıklarında kusma görülebilir; tümünü burada saymamıza olanak yoktur; ama, ishalle birlikte ateşli bir hastalık çerçevesi içinde görülen kusmaların, burun-boğaz enfeksiyonunu (özellikle de kulak iltihabıyla birlikteyse), sidikte irin görülüyorsa da sidik yolları enfeksiyonunu akla getirebileceğini söyleyebiliriz.

b. Beyin hastalıkları: Çeşitli hastalıkların yanısıra, bir beyin uru nedeniyle ortaya çıkan kafa içi basıncı artışı sendro-mu, kafa travması, özellikle de beyin zarları iltihapları sayılabilir.

c. İlaçlar: Bazı ilaçlar da, gerek kişisel bir duyarlık, gerekse doz yüksekliği nedeniyle kusmalara yol açabilir. Bunlar arasında genellikle astım için verilen teofilin, yüksek dozda D vitamini (kusma yapıyor diye D vitamininden vazgeçmemek gerekir, çünkü uygun ölçüde alınan D vitamini tehlikesizdir ve raşitizmi önleyen temel ilaçtır) ve dijitalis sayılabilir.

2. Tekrarlayan kusmalar: Önce, beslenme rejimine tam uyulup uyulmadığının denetlenmesi gerekir: Aşırı beslenme de. yetersiz beslenme de, az ya da çok miktarda kusma yapabilir.

Gerek organik, gerekse işlevsel anormalliklerin, sistemli biçimde araştırılması gerektiği unutulmamalıdır.

- Organik hastalıklar: Bazılarına çok ender raslanır: Kusmalar çok erken başlar. Yeni doğmuş bebeklerde karmaşık bir klinik tablo gösteren barsak tıkanıklığı bunlardandır. Az raslanan öteki organik hastalıklar arasında, ince barsağm doğuştan kapaiı olması, onikiparmak barsağınm doğuştan darlığı ya da bası altında kalması (bebeğin ilk kakası olan mekonyumun barsağı tıkaması, doğuştan kalın barsak büyüklüğü) sayılabilir. Çok sık raslanan iki hastalık vardır: Diyafram fıtığı; mide kapısı darlığı.

- Diyafram fıtığı: Midenin küçük ya da büyük bir bölümünün diyaframdaki yuvarlak bir delikten göğüs boşluğu içine kayması sonucu oluşur. Böylece midenin bir bölümü göğüs kafesinin içine girmiş olur. Belirtisi, yaşamın ilk günlerinden başlayarak yemeklerden çok kısa süre sonra görülen ve genellikle kanlı olan kusmalardır. Çoğunlukla, çocuğun genel gelişmesini de etkiler: Ağırlık artışı yavaşlar; çocuğun solgunluğu kansızlık belirtisidir. Bu oluşum bozukluğu ancak, bebeğe özel bir mama yedirilerek sindirim kanalı saydamsızlaştırıldıktan sonra çekilen röntgen filmiyle teşhis edilebilir.

Tedavi, çocuğu, yatağının kenarına tutturulan bir askı sistemiyle dik tutmaya, sık sık ve kıvamlı besin vermeye dayanır. Bu oluşum bozukluğunun tehlikesi, bir süre midede kalmış asit besinlerin sürekli olarak çocuğun ağzına gelmesi sonucu, yemek borusu bozulmalarına, yaralarına ve küçük çaplı kanamalara yol açmasıdır. Yemek borusu mukozasındaki bu süreğen iltihaplanma, uzun sürede yemek borusunun daralmasına neden olarak, çözümü güç bir sorun ortaya çıkarır. Hastalığın ilerlemesini önlemek gerektiğinden, çocuk düzenli bir gözetim altında bulundurulmalıdır. Diyafram fıtıklarının bir bölümü, çocuk 1 yaşına gelmeden kendiliğinden geçer. Geçmezse, 1 yaşından sonra tek çözüm ameliyattır.

- Mide kapısı daralması: Erkek çocuklarda, kız çocuklara oranla 7-8 kez daha sık raslanan bir anormalliktir. Mide kapısı, midenin bitiş bölümü ile onikiparmak barsağmın başlangıç bölümü arasında, 2 vede 3 sm uzunlukta bir geçittir. Kılıflarından biri, düz kas dokusundan o-luşmuş kapalı bir boru biçimindedir. Daralma mide kapısı kas tabakasının çok büyüyerek, boru biçiminden çıkıp zeytin biçimi almasıyla oluşur. Bu oluşum bozukluğu, doğuştan olmasına karşın, ilk 3 hafta içinde hiç bir rahatsızlık vermez. Serbest ara denen bu dönemden sonra sıklığı, miktarı ve şiddeti gün geçtikçe artan kusmalar başlar; bebek hâlâ iştahlıdır; oldukça renkli olan kakası, miktar olarak azdır. Klinik öykü son derece tipik olduğundan, teşhise yeterlidir. Teşhis, röntgen incelemesiyle de doğrulanırsa, cerrahi girişim kararı verilir. Kolay ve etkili olan ameliyat (mide kapısı açma), mide kapısı borusunun iç çeperine (mukozaya) kadar, aşırı büyümüş bütün kas kütlesini, boru eksenine paralel olarak yarmaya ve geçişi sağlamaya dayanır. Ameliyattan 4 saat sonra, bebek ağızdan beslenmeye başlanabilir. 1908′de uygulanmaya başlanan bu ameliyatta, ölüm oranı aşağı yukarı sıfırdır; oysa eskiden bu oluşum bozukluğu besin alamama nedeniyle ölümle sonuçlanırdı.

- İşlevsel bozukluklar: Hava yutma (aerofaji) ve mide dönmeleri, kusmaların başlıca iki nedenini oluşturur.

Hava yutma: Süt bebeğinde sık görülür ve kolayca anlaşılır. Bebek, her yemekte önemli miktarda havayı da midesine gönderir, sonra da huzursuzlaşır, kıpırdayıp durur ve bağırır. Ancak geğirdikten sonra rahatlayabilir (zaten anne de biberondan sonra, bebeğin gaz çıkarmasını bekler). Geğirme (gaz çıkarma) sırasında, hava ile birlikte bir miktar süt de çıkabilir-, aşın durumlarda, sütün geri gelmesi çocuğun ağırlık artışını etkileyecek ölçülere varabilir. Bu nedenle, beslenme sırasında ve sonrasında çocuk dik tutularak geğirmesi(bu arada sırtına avuç içiyle hafif hafif vurma da işe yarar ) beklenmeli ya da sıra ile 30 dakika sol yanma, 30 dakika sağ yanına yatırılmalı, gerekiyorsa, yüzükoyun yerleştirilmelidir. Bir başka çözüm yolu da, yemeklerin kıvamını (un ya da özel ilaçlarla) artırmaktır; çünkü yemek sıvı olduğu ölçüde, hava yutma olasılığı yükselecektir. Hava yutma (aerofaji) özel bir durumdur, tehlikesizdir; birkaç ay sonra da kendiliğinden yiter.

Mide dönmeleri: Röntgen incelemesiyle anlaşılır ve zamanla iyiye gider. Çaresi, çocuğu yüzükoyun yatırmak, daha da iyisi ayaklarını yatak düzeyinden daha yüksekte tutarak eğik durumda yatırmak ve başın ayaklardan aşağıda kalmasını sağlamaktır.

- Süreğen hastalıkların neden olduğu kusmalar: Süreğen hastalıklar da kusma yapabilir; bu durumda kusmalar, genellikle bu hastalıklara bağlı ikincil belirtilerdir. Metabolizma, böbrek, içsalgı bezleri, barsak hastalıkları ya da belirli bir besini bünyenin kaldıramaması sözkonusu olabilir. Bunlardan hangisi olursa olsun kusmalar, hastalık nedeninin bulunup tedavi edilmesiyle geçecektir. Bu arada, zorla mama verilen süt bebeğinin isteyerek de kusabileceğini belirtelim. Annelerin çoğu, çocuğun beslenmesini bir tutku haline getirirler; çocuk biberonundaki mamayı bitirmek istemezse, arta kalanı 15 vede 20 dakika sonra yedirmeye çalışırlar. Çocuk mama istemediğini çeşitli biçimlerde ve bu arada kusarak belirtir. Biberonun deliği çok büyükse, ağzı sıvı mama ile dolansüt bebeği öksürür ve kendini korumak için kusar.

Sonuç

Daha önce belirtilen kesin koşullar dışında, kusma olağan bir belirtidir ve kaygılanmaya gerek yoktur. Çocuk güçlü kuvvetli ve mutlu görünüyorsa, ağırlık eğrisi normalse, anneye beslenme konusunda birkaç öğüt, pek çok ilaçtan daha yararlı olur. Aşırı ölçüde ilaç kullanmak kadar, yerli yersiz ve tutarsız biçimde süt çeşidini değiştirmek de iyi değildir. Kusmayı önlemek için «mucize ilaç» yoktur. Önemli olan nedeni bulmaktır; ondan sonra tedavi büyük ölçüde kolaylaşır.

Karın Ağrıları


Her 10 çocuktan birinin karın ağrısı nedeniyle hekime götürülmesi, karın ağrısından yakınmanın son derece yaygın olduğunu göstermektedir. Görünüşte, her çocuktaki ağrı bir ötekininkine benzer; bu konuda çocuktan ayrıntılı bilgi almak da kolay olmadığından, karın ağrısı çözümü oldukça güç bir sorundur. Duygusal olaylar da çocuğu etkileyerek ne olduğu belirsiz, gerçek ya da sahte, ama katlanması güç karm ağrılarına neden olur. Aranması gereken nedenler çoktur; Ağrı karın içindeki bir organdan gelebileceği gibi, karın dışından da kaynaklanabilir. Sözgelimi, çocukta zatürre, önce karın ağrısıyla başlar.

Karın Ağrıları

«Karın ağrısı»ndan yakman çocuk, ağrıyan yer olarak genellikle göbek bölgesini gösterir. Bunun teşhise hiç bir yardımı olmaz. Hekim için ö-nemli olan, annenin, karm ağrısının özelliklerini belirleyebilmesidir. Ağrıların şiddet ve süreleri değişiktir (birkaç dakikadan birkaç saate). Ağrıyla birlikte ateş ya da sindirim bozuklukları (kusma, ishal, kabız) görülebilir.

Çocuğa ve ana-babasma yöneltilen sorularla, küçük çocukta çok nazik olan karm bölgesinin muayenesiyle ve genel muayeneyle, belirli bir nedeni ortaya koyacak belirtiler aranır. Çoğunlukla, ağrılar dışında her şeyin normal olduğu saptanır. Önce ivegen ağrı nedenleri araştırılır, genellikle de bulunur; süreğen ağrıların nedenleri çoğunlukla ruhsaldır.

İVEGEN KARIN AĞRILARI

A.B.D’li çocuk hekimi Brenneman, «40 yıllık deneyimden sonra, çocuklardaki ivegen karın ağrılarını, öteki bütün çocuk hastalıklarından daha çok kuşku ve kendime güvensizlik içinde ele alıyorum» demektedir.

Gerçekten, ana-babaları olduğu kadar çocukları da korkutan ve derhal giderilmesi gereken bu ağrılı belirtiler karşısında, her şeyden önce cerrahi girişim gerekip gerekmediği saptanmalıdır. Cerrahi girişim gerektiren nedenler, nispeten az ras-lanmakla birlikte, acil önlem gerektirirler.

Cerrahi girişim gerektiren nedenler

Çocukta ivegen apandis iltihabı (akut apandisit), annelerin de,hekimlerin de başlıca korkularından biridir. 3 yaşından önce pek görülmemekle birlikte, görüldüğü zaman bu dönemde teşhisi güçtür. Genel olarak, ateş, kusma, kabız ve ağrı birliktedir. Ağrıların özelliği, şiddetli ve sürekli olmalarıdır. Karm bütünüyle ağrımakla birlikte, ağrı özellikle sağ alt bölümdedir.

Belirtiler bazen yanıltıcıdır; ivegen apandis iltihabı teşhisi koymak güç olabilir. Bu konuda, kanda akyuvarların incelenmesi bir kanıt sağlamakla birlikte, asıl teşhis öğesi karnın elle muayenesidir. Ameliyat yalın, katlanılması kolaydır; ayrıca apandisin patlaması sonucu karm zarı iltihabı tehlikesi de büyük olduğundan, kesin olmasa bile ameliyata başvurulabilir.

İvegen barsak düğümlenmesi 8 aylık erkek çocuklarda görülür. Ağrı apansızın gelir, çok şiddetlidir. Çocuk bağırır, bacaklarını karnına çekip iki büklüm olarak kıvranır, acısı yüzünden okunur. Sonra, birkaç dakika süreyle rengi solar ve çocuk sakinleşir; bunu yeni bir nöbet, izler. Barsak düğümlenmesinin başlıca niteleyici özellikleri, bu tek-rarlamalı nöbetlerle, gerçek ve şiddetli sancıdır. Nöbetlerin başlangıcından hemen sonra makattan, kaka olmaksızın, kan gelir.

İvegen karm ağrılarının cerrahi müdahale gerektiren başka nedenleri de vardır (kasık fıtığı boğulması, v.b.).

Öteki nedenler

Bunlara, cerrahi girişim gerektiren nedenlerden çok daha sık raslanır. Çocukta sık sık sindirim bozukluğu olur. Sindirim bozukluklarının yanında, genellikle kusma ve ishal de vardır. Ağrıların şiddeti değişiktir. Şiddetli kabız da ağrı yapar; lavmanla barsakların boşalmasını sağlamak, kabız ağrılarını geçirir.

Mikrop ve virüslere bağlı hastalıklar da,çoğunlukla ivegen karm ağrılarına neden olurlar. Bunlar arasında üst solunum yolları enfeksiyonlarına (anjin, burun-boğaz iltihabı, kızamık, kabakulak) sık raslanır. İvegen mezenter lenf düğümleri iltihabı, özel bir durumdur: Bu hastalıkta, ince barsağm tutunma yeri (mezenter) çevresindeki ve kalın bar-saktaki karın içi lenf düğümleri şişer. Lenf düğüm-lerindeki bu büyümenin nedeni çeşitli mikroplar özellikle de adenovirüsler olabilir. Klinik belirtiler çoğunlukla, ivegen apandis iltihabı belirtilerinin aynıdır. Kuşkulu durumlarda tek çıkar yol, teşhisi sağlamak için ameliyata başvurmaktır.

Pnömokoklarm neden olduğu zatürre, virüs kökenli akciğer hastalıkları, kalp zarı iltihaplan ve zatülcenp de karın ağrılarına yolaçar. Sidik yolları enfeksiyonlarında da sık sık karın ağrısı görülür; ağrı bazen hastalığın tek belirtisi olabilir. Enfeksiyonun sidik sistemind-e olduğunu gösterecek belirtilere çocuklarda raslanmaz.

Virüs kökenli karaciğer iltihapları da karın ağalarıyla başlayabilir; sarılık daha sonra ortaya çıkar. Bu arada, ivegen eklem romatizması ve alerji kökenli purpuranm da ivegen karm ağrılarına yol-açtığı unutulmamalıdır.

SÜREĞEN KARIN AĞRILARI

Organik nedenler: Karın ağrıları süregenleştiğinde, hele belirtiler belirli bir yöndeyse, karın içinde organik bir bozun aranması gerekir. Böbrek yolları bozuklukları, ağrıdan çok enfeksiyon belirtileri verdikleri halde, oldukça sık rasla-nan taş ve boşaltım sisteminde oluşum bozukluğu olasılığı akla gelmelidir.

Buna karşılık mide-onikiparmak barsağı ülserleri, safra kesesi hastalıkları, barsak ve pankreas anormallikleri, çocuklarda pek görülmez. Karın dışında yeralan organik bozunlar da, karın ağrıları yapabilir. Beyin urlarında görülen kafa içi basınç artışı da karın ağrılarına neden olur; ama oldukça ender raslanır.

Bazı sara nöbetleri de, davranış ve bilinç bo-zukluklarıyla birlikte kısa süreli, çoğunlukla tek-rarlayıcı karın ağrıları yapabilir. Yarım baş ağrılarında çoğunlukla ağrı ve kusma da görülür; çocuklarda yalnızca karın ağrısı biçiminde belirti veren yarım baş ağrısı nöbetleri olduğu sanılmaktadır. Yukardaki nedenlerin sözkonusu olmadığı anlaşılırsa ve karm ağrıları bazen aylarca sürecek biçimde süregenleşmişse, gerçeklik sorunu ortaya çıkar. Çünkü bazı çocuklar, başlarından ya da karınlarından yakınarak dikkat çekmeye çalışırlar. Bu durumda, sorulan sorulara verdikleri yanıtların günden güne değişmesi, «sözde» ağrıların belirli bir özellik göstermemesi ve çoğunlukla tatillerde «geçmeleri» anlamlıdır.

Taklitçileri ortaya çıkarmak her zaman kolay olmaz: Bazı çocuklar, hiç bir organik neden olmaksızın gerçekten belirsiz ve değişken ağrılar duyabilirler.

Karın boşluğundaki organlarda (karaciğer, mide, safra kesesi, bağırsaklar, dalak, idrar kesesi, yumurtalıklar gibi) meydana gelen rahatsızlıklar, karın boşluğunda ağrıya yol açar. Uzun süreli ağrılarda mutlaka hekime görünmelidir. Karın Ağrısı

Hazımsızlık, üşütme ve bağırsak bozuklukları sebebiyle meydana gelen karın ağrılarında aşağıdaki bitki formüllerinden istifade edilir.

Tedavisi:

* Bir cezvede kaynatılan nane ve limondan, günde 3 vede 4 defa birer bardak içilir.

* Kaynamakta olan bir bardak suya, bir miktar kekikle aynı miktarda adaçayı karışımından bir tutam konur, bir dakika daha kısık ateşte demlenmeye bırakılır. Karışım daha sonra balla tatlandırılarak içilir.

* Kaynamakta olan iki bardak suya, zencefille aym miktarda tarçın karışımından birer tatlı kaşığı konur, bir dakika kısık ateşte demlenmeye bırakılır. Karışım daha sonra balla tatlandırılarak, günde dört defa -sıcak olarak- birer çay bardağı içilir.

* Bir tatlı kaşığı toz anasonla bir çay kaşığı küçük Hindistan cevizi tozu, iki bardak suda bir dakika kaynatılır. Karışım balla tatlandırılarak günde 3 vede 4 çay bardağı içilir.

* Karın çörekotu yağı ile ovulur, üzerine yünlü bir bez sarılarak yatılır. Karın papatya yağı ile ovulur, üzerine yünlü bez sarılarak yatılır. Bir çay kaşığı papatya yağı içilir.

* Kaynamakta olan yarım litre suya, bir miktar rezene ile aynı miktar

da papatya karışımından bir kaşık konur, kısık ateşte beş dakika kaynatılır. Daha sonra balla tatlandırılarak, sıcak olarak günde 3 - 4 çay bardağı içilir.

* Bir miktar kimyonla, aynı miktarlarda defne tohumu, anason ve papatya birbirine karıştırılır. Kaynamakta olan bir bardak suya bir tatlı kaşığı konur. Beş dakika kısık ateşte demlendikten sonra balla tatlandırılarak günde iki bardak içilir.

Asalak Hastalıkları


İğnekurdu hastalığı: Çevredekiler hastalığı her zaman barsak asalaklarına yorar. Geçmişte, bol bol kurt öldürücü ka-lomelli ilaçlar verilmiş ve hiç de tehlikesiz olmayan bu tedavi, birçok çocuğun ölmesine yol açmıştır. Bölgemiz ülkelerinde bilinen kurtlar pek ağrı yapmamaktadır.

Solucan ya da şerit enfeksiyonları: Solucan ya da şerit enfeksiyonları, bazen uzun süreli barsak ağrılarına neden olabilir. Bu ağrılar, sözkonusu kurtları düşürmekle olarak geçirilir.

Solucan, toprak bulaşmış besinler yoluyla geçer. Uzun ve silindir biçimlidir. Şerit kurtçuğu (larva), iyi pişmemiş etlerden geçen bir asalağın büyümüş halidir. Dışkıda «erişte» ye benzeyen halkalar biçiminde görülür. Asalağın başı düşünceye kadar, çocuk, şerit «dökmeyi» sürdürür. Karın çevresinde sancı nöbetleri biçiminde beliren ağrılar, hemen kalın barsak iltihabını (kolit) akla getirmelidir. Buna çeşitli hastalıklar neden olabilir.

Öteki asalak hastalıkları: Serbest yaşayan birhücreli hayvanlar olan lambliyalar (Giardia hastalığına yolaçar) dışında, bazı ülkelerde amipler, iplik solucanları, bilharzi-ya da insana geçebilir. (Bunlar en sık raslananlar-dır.) Bu tür asalak hastalıklarının çok ağrılı oldukları söylenemez; belirtileri çoğunlukla ishalle karışıktır.

Süt Çocuğunda İvegen Su Yitimi


Halk arasında «çocuk kolerası» da denilen ivegen su yitimi, son yıllarda süt çocuklarının sağlık korumasındaki büyük ilerlemelere, enfeksiyonların önünün alınmış olmasına ve mide-barsak iltihaplarının tedavi edilebilmesine karşın, hâlâ sık raslanan ve ciddi bir durumdur. Öldürücü olabilir, ama ender durumlar dışında, vaktinde alınan tedavi önlemleriyle iyileştirilebilir.

İvegen su yitimi, kusma ya da ishal nedeniyle organizmadan su yitirilmesi anlamına gelir. Yetişkinlerde olağan karşılanabilecek rahatsızlıklara süt bebeğinin gösterdiği aşırı duyarlık, süt bebeğinin su dengesinin henüz sağlamlaşmamış olmasıyla açıklanabilir. Nitekim, süt çocuğu, organizmasındaki suyun yüzde 15 vede 20’sini her gün yeniler: 6 kg’ lık bir bebek, günde 800-900 sm3 su içer. 90 kg’lık bir yetişkinin gereksinimleri aynı olsa bu hesapla günde 10 kg su içeceği düşünülürse, miktarın önemi daha iyi anlaşılır. Organizmasından yitirilen su çeşitli nedenlerle yerine konamazsa, süt çocuğu acil tedavi gerektiren ciddi bir tehlikeyle karşılaşır. 18 aylık olduktan sonra, organizmanın su dengesi bir ölçüde yerleşirse de, ciddi bir su yitimine katlanamaz.

NEDENLER

En sık raslanan nedenler enfeksiyonlardır. 2 tür enfeksiyon sözkonusu olabilir: Mide-barsak en-: feksiyonlari; sindirim kanalı dışında yeralan enfeksiyonlar. Sindirim kanalı dışında yeralan enfeksiyonlar da, ishal ve kusma yapabilir.

En sık görülenler ivegen mide-bağırsak enfeksiyonlarıdır. Barsağın mikrop örtüsü dengesinin apansızın bozulması sonucu ortaya çıkarlar. Dengeyi bozan, hastalık yapıcı etkenlerdir (özellikle kolibasili). Bunlar çoğunlukla insandan yiyecek maddelerine, bunlardan da yeniden insanlara geçer.

Sindirim kanalı dışındaki enfeksiyonların tümü (sidik yolları, akciğer ya da beyin zarları enfeksiyonları), ishal ve kusmalara yolaçabilirler. Orta kulak iltihabı çok tehlikeli olduğundan, su yitimine uğrayan her süt çocuğunun kulak zarlarının muayenesi temel bir kuraldır.

Daha az görülen sıvı yitimi nedenleri arasında, nedenleri ne olursa olsun fazla kusmalar, yazın ya da tersine kışın fazla ısıtılmış bir odada bırakılan süt çocuklarında görülen «sıcak çarpması», böbrek kökenli su yitimleri (şeker hastalığı, şekersiz şeker hastalığı, böbrek yetmezliği) de olarak sayılabilir.

TEŞHİS

Süt çocuğunun görünüşü daha başlangıçta kaygı verici ve su yitimi teşhisini akla getirici bir hal alır: Rengi grileşir, gözlerinin çevresinde morluklar belirir, bakışları bir noktaya dikili ve kaygılıdır, burnu incelmiş, bağırması güçsüz, dili ve dudakları kurudur. Ateş yükselmesi su yitiminden ileri geliyorsa, yitirilen su yerine konduğunda, normale döner. Deri, esnekliğini yitirmiştir; baş ve işaret parmakları arasında sıkıldığında eski durumuna dönmeyip kırışık olarak kalır; deri altı dokusu «hamursulaşmış» izlenimi verir. Kilo yitimi de önemli ölçüdedir: Beden ağırlığının yüzde 10′unu bulabilir. Bu durumda süt çocuğunu hemen hastaneye kaldırarak, yitirilen suyu damar yoluyla, (serum biçiminde) yerine koymak gerekir.

Yukarda sözü edilen deri belirtisini, ancak bilgili bir gözlemci farkedebilir.

EVRİM

Süt çocuğunun toplardamarına en uygun su ve tuz eriyikleri yeterli miktarda vererek su yitimini ödünlcmeye yarayan yöntem sayesinde, ivegen su yitiminin evrimi son yıllarda büyük ölçüde iyileşmiştir.

Bununla birlikte, tedaviye geçmeyi karmaşıklaştıran ve uzun dönemde damar ya da böbrek bozukluklarına yolaçma olasılığı bulunan bazı güçlükler vardır. Ama, toplardamar yoluyla 1-2 saat su verilebilmişse, bebeğe kurtulmuş gözüyle bakılabilir.

TEDAVİ

İvegen su yitimi ciddi bir tehlike olarak ele alınmalıdır. Eskiden, ivegen su yitiminden ölümlere çok sık raslanırdı. Günümüzdeyse, hemen her zaman denetim altına alınabilmektedir. Gene de bazı kurallara mutlaka uymak gerekir:

— beslenme rejimi iyi ayarlanmalıdır;

— sindirim sistemi enfeksiyonları ve öteki enfeksiyonlar zamanında tedavi edilmelidir;

— süt çocuğunun su gereksinimi iyi bilinmeli, susadığı zaman, özellikle sıcak aylarda, içecek şeyler (su, şekerli su, haşlanmış sebze suyu) verilmelidir;

— üstü fazla örtülmemelidir;

— odasının sıcaklığı aşırı olmamalıdır (20′ C yeterlidir);

— kustuğunda hemen, az miktarlarda ve sık sık, içecek verilmelidir (kilo başına yaklaşık 110 smVkg);

— ishal olursa süt kesilmeli, yerine havuç çorbası verilmelidir;

— ağırlık yitimini görmek için bebek tartılma-hdır;

— ağırlık yitimi önemliyse, gerekli donatımları bulunan bir çocuk hastalıkları kliniğine başvurulmalıdır.

Ateş


Ortalama normal koşullarda, makattan alınan normal beden ısısı 37°C’tır. Beden ısısını ölçmek (derece koymak), dikkat gerektiren bir iştir: Gerekiyorsa makata vazelin sürülür, civa kolonu düşecek biçimde termometre iyice silkelenir, çocuk 10 dakika dinlendirilir. Sonra termometre yerleştirilip. 1 dakika sonra çıkarılarak okunur. Çocukta sürekli ateş yapan bir hastalık varsa, beden ısısı kaydedilir. Beden ısısı ölçümünde ilk gizli tehlike yalancı ateştir.

Bazı çocuklar, değişik nedenlerle (okula gitmeyi istememek, evde kalmak istemek, v.b.) ateşleri varmış gibi davranırlar. Hekim buna aldırmaz, muayenede de, yüksek ateş varlığını doğrulayacak hiç bir belirti bulunmaz. Çocuk ateşini kendi ölçecek yaştaysa, yalan söyleme olasılığı denetlenmelidir.

NORMAL ATEŞ

38°C’lık, bazen de 39°Ç’lık bir ateş yükselmesi, annelerin çoğunu gereksiz yere kuşkulandırır. Oysa heyecan, beden hareketleri, yorucu oyunlar, bol yemek, sıcak tutucu giysiler ve çevre ısısının yüksekliği (özellikle süt bebeklerinde) ateşi yükseltir. Ayrıca, bedenin sabah ısısı ile akşam ısısı arasında yaklaşık l°C’lık bir fark da vardır. Kaçınmak gereken şey, çocuğu hemen «sarıp sarmalamak» ve bu önemsiz ateş yükselmelerini, kesinlikle normal bir çocukta sürekli bir kaygı kaynağı haline getirmektir. Çocuğun oynamasına izin vermek, fazla kalın giydirmemek, içecek şeyler vermek çok daha iyidir. Gerçekten, bu tür ateşler, özellikle bazı çocuklarda, normal değişikliklerin yansımasından başka şey değildir.

HASTALIKLARIN YOLAÇTIĞI ATEŞ YÜKSELMESİ

Çocuklarda, özellikle 4 yaşından küçük çocuklarda, bir enfeksiyon sırasında ateşin yükselmesi yalnızca önemli bir belirti (hemen düşürmeye çalışmamak gerekir) değil, aynı zamanda hastalığın ihtilat yapması tehlikesinin de habercisidir.

Ateşin önemi

Makat ısısı günde 2 vede 3 kez alınmalı ve kaydedilmelidir. Ateşin nasıl bir gelişme gösterdiğini bilmek, hekim için çok önemlidir. Öte yandan ateş, iyileşmenin düşmanı da değildir; hattâ pek çok enfeksiyon hastalığında (özellikle virüs kökenli enfeksiyonlarda) , ateşin enfeksiyona yolaçan öğeyle savaşa yardımcı olduğu kabul edilmektedir.

Süt bebeğinde

Burun-boğaz ve sidik sistemi enfeksiyonları, enfeksiyonlar arasında en sık karşılaşılanlardır. Sidik sistemi enfeksiyonlarında, sidikten örnek alınarak laboratuvarda incelenmesi gerekir.
Enfeksiyonlar dışında, ateşin, beslenme yanlışlarından da (fazla yoğun beslenme; hazır mama oranı yüksek, su oranı çok düşük beslenme) ileri gelebileceği unutulmamalıdır. Sık görülen bu dengesizliğe, bebeğin bol bol ve iştahla yiyip içmesiyle yetinmeyip, mamaların miktarını ve kıvamını daha da artıran ve bebeğin kilo eğrisinin yükselmesini çabalarının ödülü olarak gören, «her şeyin daha iyisini isteyen» anneler neden olur. Oysa, fazla tombul ve yumuk yumuk bir bebek, su yitimi durumlarına , çok daha duyarlı olacağından, bu tutum yanlıştır.

İhtilatlar

Ateşi yükselen çocuğa (38 vede 4l°C arası) ayrı bir özen göstermek gerekir. Çocuk, her şeyden önce, terleme yoluyla deri gözeneklerinden su yitirmektedir, solukları hızlanmıştır. Ayrıca kusuyor ve ishali de varsa, hızla su yitimi durumu ortaya çıkabilir. Günlük protein (sütlü besinler, yumurta, et, peynir) ve vitamin miktarını artırmak gerekir; oysa çocuk iştahsızdır. Çocuğun aldığı suyun. başlıca kaynağının et ve sebzeler gibi katı besinler olduğu unutulmamalıdır. Öte yandan ateş 38°C’ı geçer ve yükselmeyi sürdürürse, çok yüksek ateşin sonucu olan ve başlı başına bir tehlike oluşturan çırpınmalar (havale) ortaya çıkabilir. Bu nedenle, sürekli aynı düzeyde kalan yüksek ateş, art arda nöbetler halinde giderek yükselen ateşten daha iyidir. Büyük çocuklarda bu tehlikeler hemen hemen yoktur; sık görülmekle birlikte sayıklamalar da önemli sayılmaz; 40°C’ı aşmaması sağlanırsa ateş, birkaç gün sürse bile tehlikeye yol açmaz.

Alınması gereken tutum
Ana-baba ile hekim arasında işbirliği ve dayanışmayla saptanır. İyi alışkanlıklar kazanılıp kötü alışkanlıklar unutulduktan sonra, ateşten korkmaya da gerek kalmayacaktır.
Çocuğu fazla örtmemek, oda sıcaklığını yükseltmemek, dilediği kadar su içmesine engel olmamak, yerli yersiz aspirin ve antibiyotik vermemek gerekir.

Çocuk fazla örtülmemeli, oda sıcaklığı düşürülmeli, gerekirse ılık bir banyo yaptırılmalı, serin çarşaf ve çamaşır kullanılmalı, başına havluya sarılmış buz torbası konmalıdır (özellikle ateş 40°C’ı geçiyorsa). Ayrıca, ateş 37,5-38°C dolayına düşürülerek, aspirin yardımıyla bu yüzeyde tutulmalıdır. Günlük doz olan kilo başına 0,05 gr aspirin, gündüz ve gece, 4-5 kezde verilmelidir. Ayrıca, ateşli durum süresince çırpınmaların ortaya çıkmasını önlemek için sabah ve akşam yatıştırıcı bir ilaç (damla ya da hap) verilmelidir. Unutulmaması gereken temel kural, çocuğa istediği kadar (hattâ soğuk) içecek vermektir. Çocuğu (özellikle, 4 yaşın altındaysa) ateşin kötü etkilerinden koruyacak önlemler alındıktan sonra, ateşin kökenini bulmak ve tedavi etmekte hekimin öğütlerine uyulmalıdır.

Bu konuda da yanlışlar yapılmaktadır. Her ateşin bir açıklaması olduğunu sanmamak gerekir; gerçekten, ateş durumlarının en az yarısında neden bulunmamakta, buna karşın, birkaç gün içinde her şey yoluna girmektedir. Ateşli çocuk her zaman hastaneye kaldırılamaz, her ateş yükselmesinde uzun, pahalı ve çoğunlukla da scnuç vermeyen biyolojik incelemeler ve röntgen filmleri istenemez. Beklemesini bilmek, aspirin ve yatıştırıcı ilaçlar yazmak, çocuğun bu yaşlarda, özellikle yuvaya, daha sonra da anaokuluna başlamasıyla bir dizi virüs ve mikropla karşılaşacağını, organizmanın gelecekteki savunma sistemini oluşturması için bunun gerekli ve kaçınılmaz olduğunu unutmamak gerekir. Burun-boğaz, solunum yolları ve kulak enfeksiyonlarına, ishallere neden olan bu çeşitli enfeksiyonlar da döküntülü (kızamık, v.b.) hastalıklar gibi geçirilmesi zorunlu hastalıklardır; döküntülü hastalıkların bunlardan tek farkı, kökenlerinin bilinmesidir. Ayrıca birçok anne, hekimin teşhis koymasını bir türlü kabullenmek istemez; hiç bir neden bulunamazsa, yüksek ateşi «çocuğun diş çıkarmasına» bağlamayı yeğ tutar. Oysa çıkmakta olan bu dişler, çoğunlukla ne ağrı, ne de ateş yapar.

Tedavi

Antibiyotik verilip verilmemesi önemli bir sorundur. Virüs hastalıklarında (kızamık, kızamıkçık, kabakulak, grip, v.b.) ve boğmaca gibi bazı başka hastalıklarda, antibiyotiklerin hiç bir etkisi yoktur; dolayısiyle, sözgelimi kızamıkta olduğu gibi, birinciye eklenebilecek ikincil bir enfeksiyonu önlemek ya da tedavi etmek amacı dışında, verilmelerine gerek de yoktur. Genellikle ishallerde de, ciddi, sıkı ve sürekli bir beslenme rejimine gerçekten uyulabiliyorsa, antibiyotik vermek gereksizdir. Ama bu durumda da, annelerin çocuklara antibiyotik ya da barsak mikrop örtüsünü yeniden düzenleyici kimyasal maddeler vermeyi yeğ tuttuklarını ve bol bol sütlü besinler ve bisküvi yedirdiklerini görürüz. Bu büyük bir yanlıştır. Hastalığın çoğunlukla tekrarlaması ve bu kez ciddi durumlara neden olabilecek daha önemli bozukluklara yol açması, bu davranışın yanlış olduğunu kanıtlamaktadır.

Kesin teşhis konmadan ve çok erken verilen antibiyotikler, bazen yerel enfeksiyonları (kulak, beyin zarları iltihapları, v.b.) tedavi etmeden gizli tutar ve durumu daha da karmaşıklaştırır. Bu nedenle, çocuk apansızın ateşlendiğinde, ecza dolabından «ne olur ne olmaz» diye saklanmış bir antibiyotik şurup artığı yerine aspirin almak daha doğrudur.

Ağız Biçim Bozuklukları – Çene Ortopedisi


Uğraş alanı, çenedeki konumları bozuk olan ve küçük çapta biçim bozuklukları gösteren dişleri düzeltmek ve düzgün konuma getirmektir. Uzmanlık gerektiren karmaşık bir sorundur. Düzeltici tedavinin amacı şöyle belirlenebilir:

— kemik gelişmesini ve dişlerin çıkışını, çiğneme işlevine uygun bir kapanma sağlayacak biçimde yönlendirmek;

— belli bir ölçüde, dişlerin çürümesini önlemek;

— dişlerin güzelliğini sağlamak.

Güzellik konusunda, düzeltici aygıtları yerli yersiz kullanmamak gerektiğini belirtmeliyiz Çocuk bu aygıtlara ruhsal açıdan tepki gösterebilir; ayrıca özellikle okul çağında, yani çocuğun düzgün konuşma gereksiniminin en çok olduğu çağda, bu aygıtlar konuşma güçlükleri de yaratabilir.

Tedavi için en uygun dönem, 5 vede 10 yaş arasıdır; çünkü dişleri çıkmakta oldukları sırada yönlendirmek, çıktıktan sonra doğrultmaya çalışmaktan daha kolay olur. Aynı zamanda, zararlı alışkanlıklar (başparmağı, dili ya da dudakları emmeyi 7 vede 8 yaşma kadar sürdürmek) bıraktırılmalıdır.

cene Ortopedisi

Tedavi için önerilen yöntemler çeşitli olduğundan, aralarında bir seçim yapmak güçtür. Tedavi, düzeltme aygıtını yerleştirmekle bitmez.

Gerçekten, kemik büyümesi dişlerin gelişmesinden bağımsızdır; kafatasının büyümesi bir yerde durursa, sonradan bu gecikmeyi kapatamaz. Öte yandan “çocuk, sözgelimi dişlerinin iriliğini babasından, çenesinin ufaklığını annesinden alabilir.

Bu nedenlerle, önlem olarak önce süt dişlerini daha sonra da ilk azı dişleri bir plan uyarınca çekmek ve kaslara yeniden eğitim uygulamak, ağızda rahatsızlık yaratan bir aygıt yerleştirmekten daha iyi olabilir.

Sonuçlarsak, bu sorunları ancak yetenekli uzmanlar çözebileceğinden, çene oıtopedisi uzmanlarına başvurmak gerekir.

Ağız Hastalıkları – Oluşum Bozuklukları


Tavşandudağı: Üst dudağın birleşme bozukluğu sonucu, bir ya da iki yanlı yarık olmasıdır. Diş anormallikleriyle, burun kıkırdağı anormallikleriyle ve kurtağzıyla (damağın yarık olması) birlikte bulunabilir.

Sıkça raslanan ve 3 öğeyi ağrı ayrı ilgilendiren (dudaklar, burun delikleri ve dişetleri) bir oluşum bozukluğudur. Kalıtımın rolü büyüktür. Ailelerinde tavşandudağı bulunan bir kadın ile erkeğin birbirleriyle evlenmemeleri önerilebilir.

Tavşandudağı çeşitli görünümlerde olabilir:

Ağız Hastalıkları - Oluşum Bozuklukları

— tek yanlı;

— çift yanlı;

— yalın (yalnızca yumuşak dokuları ilgilendirir);

— tam (dudak, üstçene ve damak kubbesini ilgilendirir, yani kurtağzıyla birliktedir).

En sık raslanan biçimler, tam ve çift yanlı olanlardır. Tavşandudağı ve kurtağzı durumlarında, beslenme tekniğine dikkat edilmezse, besinlerin akciğerlere kaçması ve orta kulak iltihaplanmalarıyla yaşam tehlikeye girer. Çocuk çok dikkatli ve dik tutularak beslenmelidir.

Tedavi cerrahidir; daha sonra da küçük düzeltme girişimleri gerekeceğinden, cerrahın çok usta olması gerekir. Tavşandudağınm tam biçimlerinde cerrahi tedaviye karşın, burun iyice biçimsiz kalır; çoğunlukla dişler de, yerleşim, konum ve sayı bakımından anormallikler gösterir. Kemik büyümesinde bozukluklar da böylece görülebilir.

Pierre Robin Sendromu: Altçene geriye kaçıktır, ayrıca her iki çene (alt ve üst) gelişmemiştir. Bu durumdaki süt çocuğu yutma zorluğu çeker; ayrıca, dilin geriye düşmesi sonucu havasız kalmaya kadar varabilen solunum güçlüğü vardır. Sendrom çoğunlukla damakta bir yarıkla (kurtağzı) birliktedir.

Az raslanan, ama çok ciddi olan Pierre Robin çocukluk çağında sık sık hastaneye kaldırılmayı gerektirebilir.

Ağız İltihapları


Birincil uçuk: Süt çocuklarında çok yaygın bir virüs olan uçuk virüsüyle (Herpes virüs) ilk temasa birincil uçuk denir; çoğunlukla farkına varılmaz; bazen de ateş ve ağızda kabarcıklar yapan bir hastalık biçiminde belirir; özellikle yeni doğmuş bebeklerde sık görülür. Yanakların içi, dişetleri ve dil, saydam ve ufak keseciklerle kaplanır. Dişetlerinde şişme, kanama ve ağrı olduğundan beslenme de zorlaşır.
Ağız İltihapları


Tek ihtilat, çocuğun hastalığı kendi kendine gözlerine bulaştırması olduğundan, alınabilecek tek önlem de ellerini bağlamaktır.

Pamukçuk: Bu hastalığa, Candida albicans adı verilen mantar türünün gelişmesi yolaçar. Salya salgısı az olduğundan ve süt kalıntılarının mayalanması sonucu ağız ortamı asitleştiğinden, süt bebeklerinde sık görülür.

Kreşlerde bir salgın hastalık sonucu antibiyotik tedavisine başvurulduğunda sık sık ortaya çıkar. Normalde biraz kırmızı renkli olan mukozada, küçük beyaz noktacıklar belirir, giderek büyür, düzensiz, kabarık, deriye tutunan, kaymaksı pullar haline gelir, daha sonra da sararır, kurur ve düşerler. Ateş yoktur, ama beslenme güç ve ağrılıdır.

Tedavide hastalıklı bölgeye karbonatlı su, hattâ mantar ilacı sürülür; nistatin verilir.

Öteki ağız iltihapları: Dişlerin çıkışı enfeksiyonları kolaylaştırır. Temizlik kurallarına uymamak ve diş çürükleri de enfeksiyona uygun ortam hazırlar. Yukarda sayılanların dışında da çeşitli ağız iltihapları vardır-.

— kızartılı, hattâ kanamalı iltihaplar;

— impetigonun (çakmak hastalığının) ağız yerleşiminin devamı olan iltihaplar;

— yaralaşmalı iltihaplar.

Bunlar arasında aftları da saymak gerekir. Aftlar, nedenleri henüz iyi bilinemeyen, sarımsı renkli, yüzeysel yaralardır, çevrelerinde acı veren, kırmızı renkli bir kan toplanma bölgesi olarak oluşur.

Süt Bebeklerinde Kaba et Pişiği


Bu deri kızarıklıkları, acı verici ve tedaviye dirençli olmakla birlikte, genellikle evrimleri iyidir. Süt bebeğinin genel sağlık durumunu bozmaz ve yara izi bırakmadan iyileşir.

Nedenler:

Nedenleri çoktur:

— çocuğun derisinin üstündeki koruyucu boynuzsu tabakanın, çok ince olduğundan çok duyarlı olması;

— su geçirmeyen don kullanılması sonucu sidikle uzun süreli temasın, deride tahrişe yolaçma-si;

— enfeksiyonlu ishal ya da antibiyotik kullanımı durumlarında, kaka asitliğinin artması;

— yapay dokuma çocuk bezlerinin yaygın kullanımı;

— bezleri yıkamada deterjan ve yumuşatıcılar kullanılması.

Bu son durumdaki pişik, yeterince durulanmamış çamaşırlarda kalan klor ve deterjanların kimyasal etkisi sonucu ortaya çıkar. Yerleşimi de çok özeldir: Derinin yalnızca tahriş edici maddelerle temas eden bölgelerinde görülür. Deterjan kullanmaktan vazgeçildiğinde iyileşir.

Teşhis: Klinik görünüm niteleyicidir. Pişik, hafifçe kabarık, 1 vede 2 sm çapında, az ya da çok dağınık, yer yer. birbirleriyle birleşen kırmızı lekelerden oluşur. Kızarıklık kabaetlerde olduğu kadar, dış üreme organlarında, karnın alt bölümünde ve butlarda da görülür. Genellikle, deri kıvrımlarını ve makat bölgesini etkilemez.

bebeklerde pişik

Tedavi: Yalnız yerel tedavi uygulanır. Bazen çamaşırları yumuşatıcı maddelerden, lastik don kullanmaktan vazgeçmek, bezleri yıkadıktan ve duruladıktan sonra, bazı mikropların üremesini önleyen dört değerli amonyum tuzları eriyiğine batırmak gibi özgül önlemler almak gerekebilir.

Biberona bir parça hazır mama ya da kalsiyum karbonat eklemek, «meme emen çocuklarda görülen asit ishal» durumunu ortadan kaldırmaya yeterlidir. Hastalığın nedeni ne olursa olsun, kabaet-leri elden geldiğince açıkta bırakarak, vazelin, zeytinyağı ya da çinko oksitli merhemler kullanarak, deriyi tahriş edici etkenleri yalıtmak gerekir. Özel durumlarda kortizonlu ya da antibiyotikli merhemler kullanmak gerekip gerekmediğine ancak hekim karar vermelidir.

Çoğunlukla renkli mikrop kırıcı eriyikler kullanmak gerekir; ama bunlar çok geniş deri yüzeylerine sürüldüklerinde bazı zehirlenme ya da alerji tepkilerine yolaçabilirler. Ayrıca, hastalığın evriminin gözlenmesini de engellerler. Enfeksiyona karşı güçlü önlemler gereksiz olduğu gibi, ağızdan antibiyotik verilmesi de öğütlenmez.

Leiner-Moussous Hastalığı


Nedenleri, klinik tablosu ve tedavi gerekleriyle süt bebeklerindeki kaba et pişiğinden ayrılır.

Nedenler: Nedenleri daha karmaşık ve daha karanlıktır Saçlı derideki bozunların nedeni henüz açıklanamamıştır; enfeksiyon etmeni de tartışmalıdır. Bununla birlikte, hastalığın yerleştiği çocuklar enfeksiyona uğramış görünmemekte, genel sağlık durumları bozulmamakta, büyümeleri normal olarak sürmekte ve ateşleri yükselmemektedir.

Teşhis: Leiner-Moussous hastalığı çeşitli özellikler gösterir:

— başlangıcı çok erkendir; yaşamın ilk günlerinde ortaya çıkar;

— deri, koyu kırmızı bir renk alır, bazen de kesecikler ve ince pullarla örtülür;

— hastalık kalçaları «don gibi» sarar; kızarıklık çabucak yayılarak karnı, butların üst bölümünü, göğsü, bacakları, bazen de koltukaltlarını kaplar; bozunlar kaşındırıcı değildir;

— saçlı derinin görünümü de bütünüyle değişir; çocuk sanki başına bol bol yağ sürülmüş gibi bir görünüm alır.
Leiner-Moussous Hastalığı


Evrim: Her zaman iyiye doğrudur. Birkaç nöbetten sonra tam ve kesin iyileşme görülür, herhangi bir iz kalmaz. Leiner-Moussous hastalığı, etkileyici görünüşüne ve yayılma eğiliminde olmasına, hattâ klinik görünümüyle yanıklara benzemesine karşın, önemli ihtilatlara yolaçmaz.

Tedavi: Kabaet pişiğinde gösterilen yalın sağlık koruma kuralları geçerlidir. Ama bazı ilaçları kullanmaktan özellikle kaçınmak gerekir:

— sulu eyozin eriyikleri uygulaması, genellikle etkisizdir; alkollü eyozin eriyiklerindense, ciddi bir alkol zehirlenmesi tehlikesi nedeniyle kaçınılmalıdır;

— potasyum permanganat eriyiği banyoları, etkili olmakla birlikte, gözler için çok tehlikelidir (2 vede 3 hafta süreyle günde yalnızca 1 vede 2 banyo);

— ağızdan verilen antibiyotikler, saçlı deri bo-zunları karşısında etkisizdir; bunun yerine zeytinyağı, tatlı bademyağı ya da asitli preparatlar kullanılır;

— su ve sabun kullanılmamalıdır. Belirli bir beslenme rejimi yoktur.

Asalakların Yol Açtığı Deri Hastalıkları


Uyuz: Sarcoptes scabiei adı verilen asalağın yaptığı bu hastalık, günümüzde azalmaktadır.

Bulaşıcıdır; özellikle yatak ve giyecekler yoluyla geçer. Son derece kaşıntılıdır (çocuk, durmadan kaşınır). Ailede, özellikle geceleri şiddetlenen kaşıntılı bir deri hastalığı bulunması, akla hemen uyuz teşhisini getirmelidir. Hastalık bedenin belirli yerlerini etkiler: Parmak araları; koltukalti; üreme organları çevresi.

İkinci bir enfeksiyon eklenmezse, bozunlar hemen hemen belirsizdir: Küçük kesecikler ve üstünde birbirine yakın grimsi renkte noktacıklar taşıyan çizgiler (bu çizgiler, hastalığın niteleyici belirtisi olmakla birlikte her zaman bulunmazlar).

Tedavi şunlara dayanır:

— yassı bir fırçayla ve parmak aralarına ayrı bir özen gösterilerek, benzil benzoat uygulamak;

Asalakların Yol Açtığı Deri Hastalıkları

— 24 saat sonra yıkanma;

— giyecek ve iç çamaşırlarını mikroptan arındırmak.

Tedavi, ailenin bütün bireylerine yani hepsine uygulanmalıdır.

Saçlı deri bitlenmesi: Bitlenme, çocukta en çok saçlı deride görülür. Saçlı deride kaşıntı, kaşınan yerlerde oluşan bozunlar (impetigoyu andırır görünüm sonucu saçlara bulaşan kabuklu, beyaz oluşumlar) klinik belirtilerin başlıcalarıdır. Teşhis, çocuğun başında, başlığında ya da yastığında bit bulunmasına ve saçta sirkeler (kepeğe benzeyen ama saça sımsıkı yapışan saydam, küçük kütlecikler, yani asalağın yumurtaları) bulunmasına dayanır.

Saçları yalnızca sabunla yıkamak yeterli değildir. Bir süre, her gün asalak öldürücü bir şampuan uygulamak (sözgelimi kwell şampuan) ve saçları temiz bir bezle sarmalamak gerekir DDT’ de etkilidir. Traş etmek yararsızdır.

Süt Bebeklerindeki Yapısal Egzama


Yalnızca süt bebeklerinde görülmesiyle, klinik belirtileriyle ve evrimiyle nitelenen bir deri hastalığıdır.

Nedenler: Bazı bebeklerde bu hastalığın yerleşmesine uygun bir duyarlık bulunduğunu kanıtlayan çeşitli öğeler vardır:

kalıtımla ilgili öğe: Aynı ailenin bireylerinde astım, alerji kökenli nezle, Quincke ödemi, egzama ya da kurdeşen görülmesi (bazen, aynı kişide bu hastalıkların tümüne birden raslanır);

— kan sayımında eyozinofil yüksekliğiyle yansıyan biyolojik öğe-,

— daha özgül alerji testlerinin pozitif çıkması. Alerji yapan etkenlerin bulunması bazen son

derece güçtür. Etkenler bazen besin, bazen başka kökenli, çoğunlukla da birkaçı biraradadır.

Teşhis: Hastalık genellikle yaşamın ilk yılı içinde başlar ve deriye kırmızı bir görünüm verir. Bozunlar bazen sızıntılı, bazen kesecikler biçimindedir; kurumuş halde soyulan, incecik deri parçacıkları görülür; bozunlar kaşıntılı ve hafifçe ödemlidir.

Bebeklerde Egzama

Bu egzamanın yerleşme biçimi de niteleyicidir-Yüzün alın bölgesinde, yanaklarda ve çenede yer-alır, ama doğal deliklerin (ağız, burun, gözler) çevresine ve saçlı deriye ulaşmaz. Buna karşılık, bazen apansızın ellere ya da özellikle dirsek, bilek, diz gibi büklümlere sıçrar; hattâ saçlı deri ya da gövdeyi sarabilir.

Kulak kepçesinin alt bölümünde yeralan bir çatlağa da raslanabilir.

Evrim: Değişken süreli nöbetler halinde ilerler; çoğunlukla belirli bir neden olmaksızın, ağırlık eğrisinde değişmeler ve hafif ateş nöbetleri gözlenir. Çocuk, genellikle 18 ayda iyileşir; ama bu süre 1 vede 2 yılı da bulabilir. Egzamanın yerini başka alerji belirtileri (nezle, soluk borusu-bronş iltihabı; özellikle de astım) de alabilir.

Görüldüğü gibi, egzama, katlanması güç, ama zararsız bir hastalıktır. Bununla birlikte, 2 özel ih-tilatı tehlikelidir:

— nedeni henüz bilinmeyen solukluk-yüksek ateş sendromuyla nitelenen ivegen egzama;

Kaposi’nin suçiçeğine benzer döküntüsü: Çocuğun yüzü apansızın sıvı dolu keseciklerle kaplanır; daha sonra bunlar sertleşerek rengi siyaha çalan kabuklar oluştururlar. Hastanın ateşi 40°C’a kadar yükselir. Genellikle, egzamalı kişilerde ilk kez uçuk virüsü enfeksiyonunun görülmesiyle ya da çiçek aşısı yapılmasıyla oluşan tehlikeli bir hastalıktır.

Tedavi Kaşınmayı azaltma: Kaşınmayı azaltmak için çeşitli maddelerden yararlanılabilir:

— kortizon içeren kremler, yalnızca egzamanın yerel olduğu durumlarda kullanılabilir; etkilidirler, ama sağladıkları iyileşme kısa sürelidir; enfeksiyonları da kolaylaştırabilirler; ayrıca derinin ilacı büyük ölçüde emmesi olasılığı da vardır;

— çeşitli merhemler (çinko oksitli).

Enfeksiyon eklenmesinden koruma: Çeşitli önlemler alınabilir:

— bozunlarm bazı sular (rivanol, asit borik) ya da çok yağlı sabunlarla (asitli sabunlar öğütlenmez) temizlenmesinden sonra, Goulard suyu (eau de Goulard);

— hafifçe permanganatlı suyla banyodan sonra, gümüş nitratla bozun bölgelerine hafif hafif dokunmak (hastalığın yaygın ve sızıntılı biçimlerinde bazen yararlı olabilir).

Huzursuzluğu ve kaşıntıları yatıştırmak için, bazen hafif yatıştırıcılara da başvurulur.

Aşı sorunu: BCG aşısı her zaman yapılabilir. Hastalığın ilerleyici döneminde çiçek aşısı yapılmamalıdır. Hattâ, yakın çevreden birine bu aşı yapılmışsa, egzamalı çocukla temasını kesmek gerekir. Bu, çiçek aşısının çocuklara çok erken (egzama 3 aylıktan başlayarak yerleşebileceğinden, çocuk 3. ayma girmeden önce) yapılması gereğini kanıtlamaktadır.

Çocuk felci aşısında da sakmımlı davranılmalı, seyreltilmiş aşı iğneleriyle çocuğun katlanma gücü değerlendirilmelidir. Boğmaca aşısı için de durum aynıdır.

Egzamalı süt bebeklerine kuşpalazı ve tetanos aşıları yapılmasının sakıncası yoktur.

Doğuştan Sıvı Dolu Büyük Kesecikli Deri Erimesi


Az raslanan, ama ciddi kalıtımsal hastalıklardır: En küçük bir mekanik travma ya da ısı travması sonucu, deride sıvı dolu büyük kesecikler oluşur. Aşağıdaki 2 durumda bu hastalıklar akla gelmelidir:

— bedenin sürtünme etkisinde kalan bölgelerinde (boyun, bel) sıvı dolu büyük kesecikler oluşması;

Sıvı Dolu Deri hastalığı

— yeni doğmuş bebeğin teninin çok kırmızı olması.

Bu hastalıklar özellikle 2 biçimde olarak gözlenir:

— başat otozom biçim: Deride, sıvı dolu büyük kesecikli yalın bir yıkım yapar; ergenlik çağma doğru iyileşir;

çekinik otozom biçim: Geleceği çok daha kötüdür; kabarcıklar iyileşirken bazen kistli yara izleri bırakırlar (hastalığın tırnakları etkilemesine çok sık raslanır); bazen de, deride aynı klinik belirtiler izlenir, ama yanakların iç yüzlerinde, dilde, yutakta ve yemek borusunda da bozunlar görülür. Bu biçim, yaşamı tehlikeye sokabilir.

Boğmaca


Sık raslanılan ve çocukları son derece rahatsız eden bir hastalıktır. 12 aylıktan küçük süt bebeklerinde iyice tehlikelidir.

Hastayla temas sonucu doğrudan doğruya geçer. Bulaşıcılığı, başlangıç döneminde, niteleyici öksürüklerin başlamasından önce en yüksek düzeyde olduğundan, hastanın sağlıklı çocuklardan ayrılmasına karşın kolayca yayılır.

Teşhis: Kuluçka dönemi kısadır: 5-10 gün. Tehlike işaretini ateş ve özellikle geceleri gden öksürük nöbetleri verir. Öksürük süreklidir, soluk kesilmesine ve daha başlangıçta kusmalara neden olur. Teşhis genellikle bu evrede değil, çok daha sonra, belirtilerin başlangıcından sonraki 8 vede 15 günde, tipik boğmaca öksürükleri başladıktan sonra konabilir. Öksürük nöbeti, giderek zayıflayarak soluksuz kalmayla sonuçlanan, daha sonra, «horoz ötüşüne» benzer gürültülü bir soluk yermeyle yeniden başlayan bir dizi «gürültülü soluk verme» biçimindedir. Nöbet sırasında çocuğun yüzü kızarır, bakışlarında korku okunur. Nöbetlerin sayısı değişiktir; geceleri gündüzden daha sık gelir. Öksürükler çoğunlukla, balgam çıkarma ve kusmayla sona erer. Muayenede genel durum normaldir, ateş yoktur.

Evrim: Evrim iyileşmeye doğrudur. Çocuk 5-6 haftada iyileşir, ama nekahet dönemi uzun sürer. «Boğma-camsı» bir öksürük aylarca sürebilir, hattâ en küçük bir nezlede yeniden başlayabilir (boğmaca tiki); ama bulaşmaya neden olmaz.

Hastalığın üstünde önemle durulması gereken biçimi, çok tehlikeli olan süt bebeği boğmacasıdır. Ölüm tehlikesi vardır; teşhis de güçtür. Bazen, öksürük nöbetleri yerine soluk durması ve sık sık kusma görülür. Çırpınmalara, hattâ apansızın ölüme yolaçabileceğinden, bebeğin hastaneye kaldırılması gerekir.

İhtilatlar

Enfeksiyon eklenmesi: Hastalığa bir bronş iltihabı (bronşit) eklenebilir.Boğmaca zatürresi daha ender görülür; erken evrede ortaya çıkarsa, teşhisi kolaylaştırır ve geleceğin tehlikeli olabileceğini daha ilk günlerde belli eder. Geç evrede ortaya çıkabilir. Antibiyotiklerin bulunmasından bu yana daha az Taşlanmaktadır. Başka bir ihtilat olan boğmaca zatürresinin ciddiliği, çocuktan çocuğa değişebilir.

Tümbeyin iltihabı: Çok ender görülmesine karşılık çok ciddi bir ihtilattır. Hızla ölümle sonuçlanır ya da kalıcı izler bırakır. Geç ortaya çıkar (3. haftada); çok daha sık görülmekle birlikte, çırpınmalar daha az tehlikelidir.

Tedavi: Boğmaca teşhisi konan çocuk, sağlıklı çocuklardan ayrılır, burun ve boğazı mikroptan arındırılarak yatakta dinlendirilir. Yatıştırıcı ilaçlar vermek, öksürük nöbetlerinden sonra yemek yedirmek gibi çarelere de başvurulabilir. Antibiyotikler, fazla etkili olmamakla birlikte, yararlıdır. Süt bebeklerine çok özel bir tedavi uygulamak gerekir.

Koruyucu tedavi, kısa dönemde çocuğu sağlıklı çocuklardan ayırmaya (öksürük nöbetlerinin başlamasından 30 gün geçinceye kadar) dayanır; çocuk çok erken,bir evrede muayene edilebilmişse gamaglobülinlerle, hastalığın hafif geçmesini sağlayacak bir tedavi denenebilir. Ama geç dönemde bu tedaviye girişilmemelidir. Boğmaca aşısı etkilidir; ama çok erken yapılmamalıdır.

Çocuklarda görülen bulaşıcı bir hastalıktır. Hapşıran ve ök­süren kimseler­den saçılan tü­kürük damlacıklarıyla bulaşır. Ço­cukların 3 vede 4 aylıkken boğmacaya karşı aşılanması uygundur. Aşı boğ­maca hastalığını önlemez, ancak hafif geçirilmesini sağlar. Hapşırma ve öksürme nöbetleri ciddi belirti­lerdir. Çocuğun öksürük nöbetleri sırasında yatakta istirahat ederek uyuması sağlanmalıdır. Öksürük nöbetleri geldiğinde pencereler açılmalı, odaya temiz hava girmeli­dir. Odada kesinlikle sigara içilme­melidir.
Boğmaca Hastalığının Bitkisel Tedavisi:

Tedavisi:
* Yaş veya kum gelincik çiçekle­rinden bir tutam alınır ve kaynamak­ta olan bir çay bardağı suya konur. Bir dakika kadar kısık alevde dem­lendikten sonra balla tatlandırılır. Günde 2 – 3 fincan içilir.
* 5 gr. gelincik tohumu toz haline getirildikten sonra 100 gr. balla ka­rıştırılır. Günde 2 – 3 defa bir çay ka­şığı yenir.
* Bir siyah turpun, ortası oyulup çukur hale getirildikten sonra, içi balla doldurulur. Daha sonra bir bardak üzerine yerleştirilir. Alta sı­zan ballı turp suyundan boğmacalı çocuklara, günde 3 – 4 çay kaşığı içi-rilir.
* Kaynamakta olan 100 cc. suya, 10 gr. mayıs papatyası konulduktan sonra bir dakika kısık alevde demle­nir. Soğuyunca balla tatlandırılarak, günde 3 – 4 kahve fincanı içirilir.
* Öksürük başladığında dile çöre-kotu yağı sürülür, ayrıca günde 4 – 5 damla çörekotu yağı kesmeşekere damlatılarak emilir.